Insan ancak ruhuyla görür.Sabir ve zaman siddet ve öfkenin yapabileceginden cok daha is basarir.
BLOGLARDAN ALAMADAN EDEMEDIKLERIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BLOGLARDAN ALAMADAN EDEMEDIKLERIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Temmuz 2012 Cuma
ERDEMLI INSAN
Not: Bu yaziyi degerli Facebook arkadasim Yasar Necdet Celik´in sayfasindan, müsaadesiyle almis bulunmaktayim.Ben cok begendim.Bu yazinin cok daha fazla insana ulsamasi maksadiyla blogumda paylasiyorum .Bilgilerinize...
15 Mayıs 2012 Salı
YASAMAK CESARET ISTER
Not: Bu yaziyi bir baska blog arkadasimin sayfasinda görüp izni ile kopyaliyorum ama gercek sahibini bilmyorum yazinin maalesef. Pek cok kisiye hitap edebilecegini düsündügüm icin ben de blogumda paylasmayi uygun gördüm.
•
Oscar WILDE’ın
söylediği gibi birçoğumuz yalnızca günü kurtarır, “var olmak” ile yetinir ve
kendi ağırlığı altında ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri oldukları gibi
kabul etmek ve bu değişmezlik düzeninden kendine yeni bir yaşam sevinci
yaratmak da yürek ister, değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da...
Sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları
benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir. İnsan kendi duygularından, kendi
zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her
dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir. İşte bu yüzden
kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden
kaçar.
Korkuları yüzünden yaşayamadığı bir hayatı taşımaktan yorularak, kendisine
uydurduğu binbir mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp,
gizliden gizliye yok olmaya cabalar. Kendinden başka kimsenin delemeyeceği bir
zırh koyar hayatla arasına… Korkunun en yakın dostu acımaktır; böylece insan
yaşamdan korktukça kendine acımaya, zavallılaştırmaya başlar. Yaşam ile yüzyüze
gelmektense ağır ağır yok olmayı seçer. O korktukça azalır gücü, korkuyla
yaralanan bedeni artık en küçük dokunuşlarda bile acı ile inler; her acıda
korkusu biraz daha artar ve girdap gibi içine çeker onu güçsüzlük… Kendi
korkusuna “kader” der sonra; korkuyu değiştirilmesi mümkün olmayan bir gerçek,
alnına yazılmış bir yazgı olarak görür.
Yeni bir aşk düşüncesi bile titretir onu; kalabalıktan korktuğu kadar
yalnızlıktan da korkar, hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir.
Sırtında taşımakta güçlük çektiği hayatı, yaşamaktan korktuğu geleceği ve
yaşayamadığı geçmişi arasında sıkışıp kalır insan... Zaman, insanı sancıya
mıhladığında vakit geçmek bilmez; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları
çıkar insanın karşısına… Mutluluk vardır, hatta her zaman çok yakındadır; fakat
o mutluluğu değil, mutluluğun ardında sezilen acıyı görür. Güzel anların da bir
sonu vardır; olaylara bu açıdan bakar ve güzel anlarında tadını çıkartamaz.
Terkedilme, sevdiği kadar sevilememe korkusundan aşkını dahi yaşayamaz.
Yaşamak cesaret ister! Belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar,
çoğunluğu kıpırdamaz bile; yaşama yaklaşabilmek için tek bir adım bile atmaya
yetmez cesareti… Ona sevinci gösterseniz “ya sonra” diye sorar, aşkı
gösterseniz yine ayni sorudur onun aklini kurcalayan; “ya sonra”… Öfke, coşku,
dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme, hep aynı soruyu sürükler peşinden; ”ya
sonra”… Bilinmeyen bir “ya sonra” için bilinenlerin hepsini ıskalamayı
kabullenir.
Ama ne garip; duygularından, yaşanacakların “sonrasından” korkanlar, acıdan
sakınanlar çeker en büyük acıyı… Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar
gibi boy atıp ruhlarına dolaşır. “Sonrası umurumda değil” deyip yaşamla kucak
kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı, yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp
dururlar, çektikleri acılardan söz ederler, acıyı da çekerler gerçekten ama
“acıdan korktukları için” bunca acıyı çektiklerini göremezler bir türlü...
Yaşamanın cesaret istediğini fark etmezler. Onun için çok az insan yaşar!
Çoğunluk yalnızca günü kurtarır; yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz
bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında…
Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle
tıslayan bir yılan görmüş bir tavşan gibi bizi hareketsiz bırakan... Ve ne
kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Nekadar yaşarsanız, cesaretiniz
o ölçüde bilenir. Yaşamıyorsanız eğer; bu başkalarından dolayı değildir. Sizi
güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan;
değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin
üstüne gitmenize izin vermeyen, “sizi yaşatmayan”, kendi korkularınızdır.
Yaşamak, cesaret ister çünkü…
9 Nisan 2012 Pazartesi
CEMBERI KAPATMAK PAULO COELHO
Bugün, benim cok güzel buldugum, degerli bir blog arkadasimin paylasimini sizlere sunma geregi duydum. Umarim sizlere de bu yazi ayni etkiyi yapar. Zaten Paulo Coelho´yu cok severim. Her kitabini bir kac kez okumusumdur.
Bu yaziyi Alp Cetiner´in Kitap ve Kelimeler adli blogundan izni ile paylasmaktayim.
Bu yaziyi Alp Cetiner´in Kitap ve Kelimeler adli blogundan izni ile paylasmaktayim.
Çemberleri Kapatmak… Paulo Coelho’dan Yeni Yıl Yazısı…
Bir insan her zaman sahnenin bittiğinin, perdenin indiğinin farkında olmalı. Gereken zamandan daha uzun kalmak için ısrar ederdeniz, mutluluğu ve oynamamız gereken diğer sahnelerin anlamını yitiririz.
Çemberleri tamamlamak, kapıları kapatmak, bölümleri sona erdirmek – ne isim verirseniz verin; önemli olan yaşamda bitmiş olan anları arkada bırakabilmektir.
İşinizi mi kaybettiniz? İlişkiniz sona mı eriyor? Ailenizin evinden mi ayrıldınız? Yurtdışına yaşamaya mı gittiniz? Uzun süren bir dostluk aniden bitti mi? Bunun neden olduğunu düşünerek uzun zaman geçirmek mümkün.
Kendinize yaşamınızda bu denli önemli ve büyük yer tutan şeylerin bir parmak şıklatması süresinde toza dönüşmesinin nedenlerini anlamadan yaşamınızda bir adım daha atmayacağınızı söyleyebilirsiniz. Ama bu yaklaşım, yaşamınızı paylaşan herkes için dehşetli biçimde stresli olacaktır : ebeveynleriniz, eşiniz, dostlarınız, çocuklarınız, kardeşiniz.
Herkes kitabın bölümlerini kapar, yeni sayfaları açar, yaşamına devam ederken sizi durağan bir biçimde görmek hepsini kötü hissettirecektir.
Şeyler olur ve geçer, ve bazen elimizden gelen en iyi şey onların gitmesine izin vermektir.
Bu yüzden, ne kadar acı da verse, hatıralardan arınmak bazen iyidir, küçük şeyleri yok etmek, eşyaları yetimhanelere bağışlamak, kitaplarınızı satmak ya da ödünç vermek.
Bu dünyada görünür olan herşey, aslında görünmeyen dünyanın ifadesidir, yüreklerimizde yer alan şeylerin bir izdüşümü.. -Ve hatıralardan arınmak, bazen yeni hatıralar için yüreklerimizde yer açmak anlamına gelir.
Bırakın gitsinler. Azat edin onları. Arının onlardan.
Kimse hayatı işaretli iskambil kağıtları ile oynamaz, yani bazen kazanır ve bazen de kaybederiz. Geri dönüş beklemeyin her zaman, emeklerinizin takdir edilmesini, dehanızın keşfedilmenizi, aşkınızın anlaşılmasını.
Kendi duygusal televizyonunuzda aynı kanalı izlemeyi bırakın. Bir kayıptan ne kadar acı çektiğinizi gösteren o programı artık izlemeyin. O sizi sadece zehirliyor, başka bir şey değil.
Hiçbir şey, kırık aşk öykülerini kabul etmekten daha tehlikeli değildir hayatta; başlama tarihi olmayan söz verilmiş işlerden veya sizi “ideal zamanı” beklemeye sürekli mecbur eden kararlardan.
Yeni bir fasikül açılmadan, önceki bitirilmelidir: Kendinize geçmiş olanın tekrar geri gelmeyeceğini söyleyin kendinize.
Bir zamanlar o şey veya o kişi olmaksızın yaşayabildiğinizi hatırlatın – hiçbir şey yeri doldurulamaz değildir; bir alışkanlık bir ihtiyaç değildir.
Bu çok belirgin görülebilir, hatta zor olabilir, ancak çok önemlidir.
Çemberleri kapatmak. Gururunuz nedeniyle, yoksunluğunuz veya öfkeniz nedeniyle değil, artık ona hayatınızda yer kalmadığı için.
Kapıyı kapatın, müziği değiştirin, evi temizleyip tozu silkeleyin.
Eskiden olduğunuz kişi olmayı bırakın, ve şimdi olduğunuz kişiye dönüşün.
Mutlu Yıllar.
Paulo
(Çeviri: Utku Kaynar)
15 Şubat 2012 Çarşamba
SEVDIGIM RUHGEZGINI
sevdigim ölüm geliyormus diyorlaryoldaymis yaklasiyormus
yas almis basini gidiyormus
sevdigim korkuyorsan
kara topraktan
namert olayim
sevdigim ölmeyi bayilmak mi sandin diyorlar
düstü mü topraga bas kalkmazmis
ardindan senle gelen bulunmazmis
sevdigim zormus onlara göre
güldüm gafilliklerine
topragin üstünde de
altinda da karanlik soguk bak bana
hadi bir tenime dokun
kalbimdeki mor izlerine bir sokulsana
yasayan ölür bilmiyorlar
gömülmüse cenaze kilinmaz
nafile yoruluyorlar.
RUH GEZGINI 07/03/2011
Bu siiri bir blog gezintilerim sirasinda www.ruhgezginim.blogspot.com adresinde okudum.Cok begendigim icin kendisinden izin alarak bende bloguma ilave edip sizlerle paylasiyorum.
8 Şubat 2012 Çarşamba
29 Ocak 2012 Pazar
ANNELIGIN BÖYLESI
Kim demis hayvanlar insanlar gibi düsünemez diye. Bakin bu kusun zekasina.Yavrulari üsümesin diye hazir sobayi bulmus kisin ortasinda. Hem de bir trafik lambasini.Ah bir de bizler duyarli olup kisin calilara, balkonlarimiza,pencerelerimize birer parca elma, cekirdek, dari, kuru ekmek türü seyler biraksakda yiyecek bulmalari onlar icin zorlasmasa.Böylelikle bizler de etrafimizda daha cok civildayan,kimseye de bir zarari olmayan bu dünya güzellerini görsek.
GÜL BAHCESI
Gül Bahçesi
Bu paylasimi Muhterem Bülent Menekse´nin blogundan aldim.Sizlerinde cok begeneceginizi umuyorum. 
Bir gezginin yolu günün birinde bir bahçeye varmış.O bahçede yalnız gül yetişirmiş.Birbirinden narin ve zarif güller.
O güller kadar zarif ve latif bir hatun kapı önünde duruyormuş.
GEZGİN hatuna hayranlık ve saygı ile yaklaşip kendisini takdim etmiş. Ve hatundan adını bağışlamasını istemiş.
HATUN: bana SEVGİ derler.
GEZGİN: Sevgi hatun burada yalnız mı oturuyorsunuz?
SEVGİ: hayır eşimle beraber oturuyoruz. Ona İLİM derler.
Şu anda bahçede çalisiyor. Bıkmaz yorulmaz bir kişidir.
GEZGİN: Bahçeyi dolaşmama izin var mı?
SEVGİ: Hay hay...lütfen ayakkabılarınızı çikarinda SAYGI dediğimiz şu mestleri giyiniz.
Onlar öylece konuşurken İLİM çikagelmis. Bahçeyi birlikte dolaşmaya başlamışlar.
SEVGİ önde İLİM ve GEZGİN arkada yürüyorlarmış.
Her gülün bir adı varmış. MUTLULUK, HOŞGÖRÜ, SABIR, KANAAT,
ADALET, İRADE,ŞEFKAT, MERHAMET, AKIL, HİKMET, KUDRET,
SAMİMİYET, TEVAZU, FAZİLET VE...
bu kadar çesitte ve bu kadar yoğunlukta güzellik bu kadar bakım ve özen,
böylesine bir düzen karşisında heyecanlanan ve hayrete düşen gezgin bahçıvan ilim efendiye sormuş:
GEZGİN: Siz hangi gülün hangi isimde olduğunu bazen karıştırıyormuşsunuz?
İLİM: Bazen şaşirdığım oluyorsa da SEVGİ hemen yardımıma koşuyor bana doğru ismi hatırlatıyor.
GEZGİN: Güllerin erip eriştiği bu toprağın bir özelligi var mı?
İLİM: Özelligi olup olmadığını bilmiyorum.Bu toprağı bize VEFA adında bir dostumuz getirir.
VEFA dostumuzun dediğine göre,örnegin; MERHAMETLİ bir insan görünce,
ondan oluşan toprağı bize getirir, bizde onu MERHAMET gülünün altına serpiveririz veya
ŞEFKATLİ bir insan görünce ondan oluşan toprağı bize getirir,
bizde o toprağı ŞEFKAT gülünün altına sereriz ve bu böyle devam edip gider.
GEZGİN: Güller arasında aşi yapılıyor mu?
İLİM: Elbette HAYAL gülüne GERÇEK i aşiladık; ÜMIT gülü oluştu.
İMAN gülüne HİZMET i aşiladık; TESLİMİYET gülü oluştu.
HİKMET gülüne AKIL 'ı aşiladık; İRADE gülü oluştu. Bu aşiları sürekli yapmak zorundayız.
Örnegin; o muhteşem ADALET gülüne KUDRET gülünü aşilamazsak,
ADALET hemen sararıp soluyor. Aciz kalıyor.
KUDRET gülüne ADALET'i aşilamazsak KUDRET gülünün toprağında ZULÜM böcekleri üreyiveriyor.
GEZGİN: Bu aşiları siz mi yapıyorsunuz?
İLİM: Çelikleri ben hazırlıyorum ama aşiyı koyup kovuşturan eşim SEVGİ dir.
O ilham kalemini eline alır, aşilanacak varlığın AKIL perdesini yumuşak yumuşak aralar,
böylece o varlığın gönlüne ulaşir,oraya aşi çeligini bir güzel yerleştirir.
Sonra da oluşan bütün kader sicimi ile tatlı tatlı sarar.
Bütün bu isleri bu aşamaları her seferinde ayni dolgun zevk ve heyecan içinde seyrederim.
Sanki o anda Rabbim yanımızdaymış gibi...
GEZGİN:tercih ettiğiniz güller var mı? İLİM: Aslında yok.
Fakat eşim SEVGİ; HOŞGÖRÜ için 'o benim beş duyumdur.' der.
SAMİMİYET için, 'o benim AHLAKIMDIR' der. TEVAZU için, 'o benim EDEBİM dir' der,
ama ÜMIT'e fazlaca düşkün galiba... Zira ÜMIT için 'o benim kanımdır' der durur...
Bir kaç gün sonra gezginimiz bir kasabaya varmış. Bir kahvehaneye girmiş.
Burası oldukça tenha imiş. Kuytu bir köşede bir kişi oturuyor ve çay içiyormuş.
Gezginimiz bu zata yaklaşmış, yanına oturmuş, kendisini takdim etmiş,
adını bağışlamasını dilemiş.... o zat demiş ki:
ADEM: Bana ADEM derler.
Gezginimiz başindan geçenleri;gül bahçesini, iki soylu bahçıvanı, konuşmaları anlatmış.
Adem dinlemiş.Sonunda demiş ki:O bahçeye İNSANLIĞIN KEMAL BAHÇESİ derler.......
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
