21 Nisan 2013 Pazar

17.YÜZYILDA OSMANLI DONANMASI
Donanmanın Yelkenliye Çevrilmek İstenmesi
Bu on yedinci yüzyıldaki deniz başarısızlıklarının sebeplerinden birinin kürekli gemilerle harp edilmesi olduğu fikrinin kabul olunması donanmada ona göre bir yenilik yapılmasına sebep oldu: Eski denizciler, kalyonlar aleyhinde bulunup donanmadan ön safın bunlara bırakılmasını istemedikleri halde Garp ocakları (Cezayir, Tunus, Trablusgarp) denizcileri düşmanla mütemadi çarpışma îcabı olarak yelkenli gemi kullanmayı Osmanlılardan evvel tatbike başlamışlardı.

Girit muharebesi başlayıncaya kadar Osmanlı donanması ile denizcilerinin zaafı bariz olarak bilinmiyordu; bu muharebe Girit adasına sahip olan Venediklilerin denizcilik bakımından üstün ve Osmanlı gemiciliğinin de âciz durumlarını gösterdi; Garp ocaklarının yardımları olmasa Osmanlı donanması için daha elim neticeler meydana gelebilirdi.

1058 H.-1648 M. senesinde sadrâzam Sofu Mehmet Paşa'nın sadaretinde Venediklilerin ağır basması üzerine Osmanlı hükümeti de kalyona karşı kalyonla muharebe etmek usulünü kabul edip derhal kalyon yapılmasına başlandı ve bu suretle bir müddet için Osmanlı donanmasında kalyon ön safa geçti; fakat buna karşı yelkenci ve diğer mahir mürettebat bulunmadığı için hemen iyi bir netice almak imkânı yoktu. 1066 H.-1656 M.'da Kenan Paşa kumandasıyla Akdeniz'e çıkmak isteyen donanma da kırk kadırga, otuz kalyon ve on mavna vardı; donanmanın ön kısmında kalyon, arkasında mavna ve en geride de kadırgalar bulunuyordu.

Kalyon yapma usulü Fazıl Ahmet Paşa'nın sadareti zamanına kadar devam etti; fakat Kenan Paşa'nın boğazda Venediklilere karşı pek fena mağlûp olması kalyon aleyhtarlarına cesaret verdi ve nihayet kalyonculuk ikinci dereceye indirilerek çekdiri yine ön safa alındı. Bununla beraber hal ve vaziyet yelkenli gemilerin üstünlüğünü iyice meydana koyduğu için Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadaretinde ve 1093 H. - 1682 M.'de tekrar yelkenli gemiciliğe dönüldü ve artık bundan sonra kalyon ve kalyon türünden gemiler yaptırılarak çekdiri donanma aşamalı surette terkedildi.

Bu yenilik üzerine mahir gemiciler yetiştirilip bu asır sonlarında Amcazade ve Mezomorto Hüseyin Paşalar tarafından Venediklilere ilk darbe vurularak Sakız adası geri alındı. (1695) Ve bundan sonraki deniz ıslahatı ile Osmanlı donanması Akdeniz'de Venediklilere karşı üstünlüğü elde etti.



Osmanlı Donanmasının Çıkışı
Osmanlı donanması, İstanbul'dan çıkan donanma ve kaptan paşa eyaletindeki sancaklarla bazı eyâlet ve adalardan çıkan bey gemileri, Mısır donanması ve bir de Garp ocakları donanması olarak dört kısımda İstanbul'da kaptan paşa kumandasında olarak hazırlanan donanma haliçten çıktıktan sonra evvela Beşiktaş önüne gelip bir iki gün sonra Yedikule'ye gider ve orada askeri yerleştirir ve oradan Akdeniz'e hareket ederdi. Boğazdan çıkıldıktan sonra daha evvelden donanmaya iltihakları emrolunan bey gemileri ile Garb ocakları gemileri gelip muayyen yerde kaptan paşa ile buluşurlardı. Kaptan paşa maiyyetinde olan on dört sancak beyinden her birinin bir kadırgası vardı. On yedinci yüzyılda 1030 H.-1621 M.'de İstanbul'daki donanmadan başka Akdenizde altı donanma bölgesi şunlardı:
1- Rodos beyi ile Kiklad adalarından Milos ve Santurin adaları gemileri, Sığacık (Sakız adasının karşısında Anadolu sahilinde) ve Menteşe (Muğla) sancak beyinin kadırgaları ki toplamı yedidir. 2- Sakız sancak beyinin yedi kadırgası 3- Kıbrıs beylerbeyi kadırgası ile Magosa (Famagosta) Baf, Tuzla, Limasol, Girine (Girinyo) beylerinin altı kadırgası 4- Mora kısmı olup Mora sancak beyinin iki gemisi ile Mizistra, İnebahtı, Santa Mavra (Ayamavra) ve diğer altı kadırga ki mecmuu on bir kadırgadır. 5- Mısır donanması olup beylerbeyi ve Dimyat beyinin gemileriyle diğer altı kadırga 6- Akdenizin adalar ve sahil kısımları yani Midilli sancak beyi ile Çanakkale, Limni, Kavala, Selanik, Ağrıboz, Andros, Şira, Naksos (Nakşa) ve Parüs adaları beylerinin gemileri ki bütün bu Akdeniz filosu mevcudu -Garp ocakları hariç olarak- kırk ikiyi bulmakta idi.



Donanmanın Akdeniz'de Harp Nizamı Üzere Hareketi
Osmanlı donanması boğazdan çıkarken kırmızı yelkenli kaptan paşa kadırgası (baştarde) ortada bulunup diğer gemiler etrafında olarak harp nizamı üzere yürürler; bu donanmanın üç mil ilerisinde karakol kaliteleri gidip gördüklerini donanmaya haber verirlerdi. Bu donanmanın gerisinde büyük karakol olarak on kadırga ile tersane kethüdası yürür bunlar fener yakarak güçsüz düşen gemileri ve fırtınadan yelkenleri yırtılıp sereni kırılan gemileri yedeğe alarak yardım ederlerdi. Bu donanmanın hareketinden bir saat sonra kaptan paşa eyâletine bağlı iki bey gemisi hareket eder; ve askerin döküntüsü varsa onları toplardı. Kadırgaların, kalyona karşı hücum etmesi tehlikeli olduğundan önce top ile kalyonun dümen ve direği kırıldıktan sonra hücum edilirdi. Muharebe esnasında derya beyleri gemileri ileride bulunup kaptan paşa gemisi geride durur ve önden iki ve geriden üç gemi ile muhafaza edilirdi. Kaptan paşa kendi baştardesinden ayrılmayarak ağalarını askeri cesaretlendirmek için gönderir, muharebe esnasında kürek çekmekte istihdam edilen forsalar yani Hıristiyan esirlerin fenalık yapmaları ihtimali olduğundan bunların arasına Türk kürekçileri de konurdu.
Hıdırellez
Hıdırellez Bayramı (Hıdrellez), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu sayılarak kutlanmaktadır.

İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye'de kutlanıldığı görülmektedir.

Hıdırellez günü, Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığını gösteriyor .

Hıdrellez’in Anlamı:

Hızır – nebi inancının dışında Hıdrellez geleneği ile ilgili olarak yaygın olan kanaat Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği günün hatırasına tören yapılmasıdır.5 Hıdrellez günü genellikle 6 Mayıs’ta kutlanmaktadır. Bazı yörelerde 5 Mayıs bayram günü, 6 Mayıs Hıdırellez günü olarak kabul edilmekte ve ona göre törenler düzenlenmektedir. Hıdırellez günü ( Ruz-i Hızır ) halk takviminde yazın başlangıç günü olarak kabul edilmektedir. Türkler’deki halk takvimine göre bir yıl iki ana bölüme ayrılmaktadır. Hıdırellez gününden (6 Mayıs) 8 Kasım’a kadar süren devre 186 gün olup Hızır günleri adıyla anılmaktadır. Bu dönem genellikle yaz mevsimine tekabül etmektedir. 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar süren ikinci devre kış devresi olup Kasım günleri olarak adlandırılmakta ve 179 gün sürmektedir.6
Bu 6 Mayıs bahar bayramı Hıristiyanlıktan önce de putperestlerin bayramı olarak kutlanırdı. Eski Türkler zamanından kalma bir kutsal gündür. Hıristiyanlıktan sonra bunun terk edilmesine uğraşılmışsa da halk öteki putperest bayramlarını bırakmış fakat bunu bırakmamış, nihayet Hıristiyanlık tarafından da resmi bayram olarak tanınmıştır. Yalnız onlarca “Saint Georges” “Aya Yorgi” adı verilmiştir ki bu, sonraları aziz olarak kabul edilen bir kimsedir. İşte bugün, sonraları müslümanlar tarafından da yukarıda söylenen inanışla bir dini gün gibi kabul edilmiş, Hızır ve İlyas sözcükleri söylene söylene halk ağzında “Hıdrellez” biçimini almıştır. 7
Hızır, bazı İslam bilginlerine göre peygamber olup, asıl adı “Elyasa”dır. Bazı bilginler ise Hz. Hızır’ın veli veya melek olduğunu iddia etmişlerdir. Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. İlyas, “ab-ı hayat” içmişler ve ölümsüzlüğe kavuşmuşlardır. Bu iki arkadaş ab-ı hayatı içtikten sonra; Hızır karadakilerin, İlyas ise denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ile İlyas 6 Mayıs tarihinde buluşurlarmış. Bu buluşma ile birlikte dünya da yeşilliklere bürünürmüş.8
Hıdırellez inancı Türkler’deki bahar bayramı geleneği ile doğrudan ilgilidir. Diğer yandan Türk inançlarında, Türk destan ve efsanelerinde görüldüğü kadarıyla “Boz Atlı Hızır” inancı eski Türk inançlarından “Boz-atlı yol Tengrisi” yani “yol iyesi” ile izah edilebilir.9 Bu eski Türk inancı, İslamiyetin kabulünden sonra “Hızır Nebi” veya “Hızır-İlyas ( Hıdırellez ) inancı olarak karşımıza çıkmaktadır. Halk arasında Hızır’dan beklenen şeyler ise darda kalanlara, sıkıntıda olanlara yardım etmesi, insanlara bolluk-bereket bahşetmesi gibi hususlardır. Türkler’deki bazı deyim veya atasözleri bunu güzel bir biçimde aksettirmektedir:
Kul daralmayınca / sıkışmayınca Hızır yetişmez
Türk dünyasında Hıdırellez etrafında oluşturulan gelenekler, inançlar, törenler bir bakıma Sultan Nevruz ve diğer baharı karşılama gelenek ve törenleri ile karıştırılmıştır. Daha açık bir ifade ile Türkler’deki bahar törenleri bir veya bir kaç önemli gün üzerinde yoğunlaşmış ve yapılan törenler o günün etrafında toplanmıştır. Bu bakımdan Nevruz, Hıdırellez veya diğer bahar törenlerinin tamamını herhangi birinin kutlanması sırasında görmek mümkündür.

Atalar Kültü

Eski Türk inanç sisteminde atalar kültü, aile ocağı ve ateş kültü birbirleri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu üçlü birbirlerinden pek ayrılmazlar. Bilinen en eski devirlerden beri Türkler’in yaptıkları törenlerde ata-ruhlarına tazim oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Türk dünyasında bununla ilgili olarak gerek Nevruz’da ve gerekse Hıdırellez’de bayram günlerinin gayet neşeli, birbirlerine saygın geçirilmesi zorunlu bir görev olarak kabul edilirdi. Çünkü ata ruhlarının evin bacası etrafında çocuklarının bayramı nasıl geçirdiklerini kontrol ettiklerine inanılmaktaydı. Bayram dolayısıyla mezarlıkların ziyaret edilmesi bunun bir sonucudur. Ölmüş atalara duyulan bu saygı onların hatıralarının yaşatılması hususu, Türkler’de değişik adetlerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Hıdırellez’le ilgili olarak genellikle halkın bayram için gittikleri mahaller tamamen bu inançla ilgilidir. Anadolu’nun her şehrinde bir Hıdırlık mevkii vardır. Başta Hıdırlık mevkii olmak üzere bugün Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tesbit edilen evliya inancının kaynağı doğrudan Türkler’deki bu atalar kültü ile ilgilidir.

Ateş Kültü

Hıdrellez’de görülen en yaygın adetlerden birisi Türkler’deki ateş kültü ile ilgilidir. Eski Türk inanç sisteminin belli başlı kütlerinden birisi de ateş kültüdür. Türkler’de dünyanın yaratılışı, bahar ve ateş arasında bir bağ kurulur. Ateşin yeryüzünde güneşin temsilcisi olduğu kanaati de yaygındır. Tanrının bir armağanı olarak kabul edilen ateşe atfedilen bu kutsiyetinden dolayı gerek eski Türk topluluklarında, gerekse günümüz Türk topluluklarında ateşe tükürmek, ateşe küfretmek, ateşi su ile söndürmek, ateşle oynamak kesinlikle yasaktır.
Ateşin devamlı yanması ve ocağın tütmesi için “kor”lar kül içinde saklanır.10 Ateşin, kötülükleri, hastalıkları kovduğuna yok ettiğine de inanılırdı.
Hıdrellez, Hıdır Nebi törenlerinde de sık sık bahsedildiği gibi Türkler arasında günümüzde de hayli yaygın olan ateş üzerinden atlama geleneği doğrudan doğruya ateş kültü ile ilgili olup, kötülüklerden temizlenmek gayesiyle yapılmaktadır.11 Hastaların alazlanması, tütsü yakılması, kurşun dökülmesi, üzerlik yakılması hastalıkları kovmak için yapılan adetlerdendir.

Su Kültü

Eski Türk inancına göre her dağın, her pınarın göl ve ırmakların, ağaç ve kaynakların “izi” ( sahipleri ) vardır.12 Hıdrellez, Hıdır-nebi ve Nevruz’da su üzerinden atlama, birbirlerinin üzerine su serpme, Nevruz’da soğuk su ile yıkanma, yeni-gün suyu ile el yüz yıkama, hayvanları sulama, su dolu – ana motifi bu eski Türk inancının devamlılığını göstermektedir. Hıdrellez’de genellikle yakın bir pınardan getirilen suyu içme, bununla el yüz yıkama, suya bakma, bu su ile kap-kacak ve diğer eşyaların yıkanması gelenekleri yerine getirilmektedir.

Hıdrellez Kutlamaları

Hıdrellez Anadolu’da “Hıdrellez”, Dobruca’ya yerleşmiş bulunan Kırım Türkleri arasında “Tepreş”, Makedonya’da “Ederlez, Edirlez, Hıdırles” gibi adlarla bilinmektedir.
Gerek Anadolu’da ve gerekse Anadolu dışındaki Türk topluluklarında Hıdrellez’in yaklaşması ile çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Evler baştan başa silinmekte, ev eşyaları, mutfak eşyaları, üst-baş baştanbaşa temizlenmektedir. Bu çabalar Hızır Aleyhisselam’ın eve uğramasını sağlamak için yapılmaktadır. O gün için aile reisi ev halkına yeni elbiseler, ayakkabılar almayı zorunluluk olarak hissetmektedir. Diğer yandan Hıdrellez günü kuzu veya oğlak kesilmesi, çeşitli yemeklerin hazırlanması, bu arada birçok yiyeceğin hazırlanması tamamlanır. Hıdırellez’i bazı yerlerde bir gün öncesinden oruç tutarak da karşılayan insanlarımız bulunmaktadır.
Bütün hazırlıklar bittikten sonra en yakın bol ağaçlı, pınarı olan, mesire yerlerine giden halk, Hıdrellez günü çeşitli oyunlar, eğlenceler ile o günü mutlu bir şekilde geçirmeye çalışırlar.
Hıdrellez kutlamalarının yapıldığı yerler genellikle günün anlamına uygun sulak, yeşillik bölgelerdir. Geleneğe uygun olarak Anadolu’nun birçok bölgesinde “Hıdırlık” denilen mesire yerleri mevcuttur. Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca mukaddes kabul edilen, adak adanan veya bez, çaput bağlamak gibi bazı geleneklerin sergilendiği mahaller de görülmektedir. Adıyaman’da Karadağ eteklerindeki Nakıplar Havuzu, Afyonkarahisar’da Hıdırlık, Beşparmak-altı, Taşpınar, Çorum’da Hıdırlık, Amasya’da Pirler Parkı, Priştine çevresinde Karabaş Baba türbesi, Kuruşaya, Prizren bağlarındaki Toçilla çeşmesi, Dobruca’da Murfatlar, Azaplar Ovası, Tatlıcak Köprüsü, Acemler Bayırı Hıdrellez törenlerinin yapıldığı mahallerdir.
Hıdrellez kutlamalarında bazı gelenekler mutlaka yerine getirmektedir. Halk arasında bu geleneklerle ilgili olarak birtakım inançlar oluşmuştur.
Bunlardan ilk sırayı sağlıkla ilgili dilekler alır. Genellikle Hıdrellez suyu ile evin, kap-kacak eşyanın, yıkanması sağlıkla ilgilidir. İnanca göre bunu yerine getiren kişi bütün yıl boyunca sivilce vb. gibi rahatsızlıklarla karşılaşmaz. Hıdrellez günü birtakım bahar çiçeklerinin toplanarak, kaynatılıp içilmesi; kırlardan toplanan yenilebilir otların çörek veya buna benzer yiyeceklerde kullanılması tamamen şifa inancı ile ilgilidir.
Hıdrellez’de hasırların yakılması, yakılan ateş üzerinden sağlık, sıhhat dilenerek üç defa atlanması da gene sağlıkla, şifa dileği ile ilgili bir gelenektir. Hıdrellez gecesi Hızır’ın yeryüzünde gezindiği ve dokunduğu yerlere bereket saçacağına dair olan halk inancı sonucu birtakım geleneklerin sergilenmesine vesile teşkil etmektedir. Mesela yiyecek ve içecek kapları ile zahire ambarlarının kapakları açık bırakılır. Cüzdan veya para keselerinin ağızları kapatılmaz.
Eskiden kurbanlar tığlanır, ziyafetler ve akşamına Aynü’l cemler yapılırmış. Hızır’ın şifa ve sağlığa kavuşturucu vasfına dair inanışlar vardır. Bu konudaki yaygın adetlerden biri, Hıdrellez’de kuzu eti, yahut kuzu etiyle pişi yemek yemektir. Çünkü Hıdrellez günü bütün canlıların, bitkilerin ağaçların yepyeni bir hayata kavuşacağı, dolayısıyla Hızır’ın gezdiği, ayağını bastığı yerlerde yayılan kuzuların etinin, insanlara şifa, sağlık ve canlılık bahşedeceği söz konusudur.13
Hıdrellez’de uygulanan en önemli tören şüphesiz “niyet oyunudur”. Genç kızların talihlerini açmak, kısmetlerini belirlemek için uygulanmaktadır. Bu oyun genellikle Hıdrellez’de, Nevruz’da ve uzun kış gecelerinde sıkça oynanmaktadır. Bu oyun Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik isimler almaktadır.

Hıdrellezle İlgili Diğer İnançlar

Hıdrellez’de tamamen inançtan kaynaklanan, yapılması uygun veya uygun olmayan davranışları belirtmek gerekir.
Hıdrellez gece ibadetle geçirilir. Ertesi gün temiz giyimli olarak dolaşmak gerekir. Evde genel temizlik yapılır. Çeşitli yiyecekler hazırlanır. Hıdrellez günü için, yumurta kaynatılır. Ağzı açık bükme, katmer, börek, irmik helvası vb. gibi yemekler hazırlanır.
Hıdrellez sahabı erken kalkmak uğurlu kabul edilir.
Sabahleyin dua edilmesi, dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak ailece yemek yenilmesi, Kuran kıraatı, sabah namazından önce kabir ziyareti yapılması gereken adetler olarak görülmektedir.
Ellere ve ayaklara kına yakılır. ( kadınlar )
Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kağıtları Hıdrellez sabahı denize bırakılmaktadır.
Nişanlı çiftler arasında karşılıklı hediyeler gönderilir.
Hıdrellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür inancı ile bazı bölgeler de evler süpürülmez.
Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk ziynet eşyası resimleri de yapılarak bahçeye muhtelif yerlere asılır.
Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır.
Hıdrellez günü, açların doyurulması, dargınların barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.
Hıdrellez’de içki içilmez, kumar oynanmaz.
Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun tutması halinde eve Hıdır’ın uğradığına inanılır.
Hıdrellez günü kırlara gidildiğinde Hıdrellez azığını çalma adeti yaygındır.
Evin pencere ve kapıları kapatılmaz.
Hıdrellez’de yapılmamasına çalışılan işleri ise şöyle sıralayabiliriz:
Hıdrellez günü sabah erkenden kalkmayan kişinin işleri ters gider. Geç kalkmak kusur addedilir.
Hıdrellez’de salıncakta sallanmayanın o yıl çeşitli rahatsızlıklarla karşılaşabileceğine inanılır. Salıncakta sallanma bir bakıma ateş üzerinden atlama şeklinde o yıl için sağlık ve sıhhat dileği geleneği ile aynıdır. Hastalıkların, dertlerin sallanma sırasında döküleceğine inanılır.
Hıdrellez günü çamaşır yıkanmaz. Yünlü giyecekler güneşe çıkarılır.
Hıdrellez günü un elenmez ve ekmek yapılmaz.
Yeşil ot, dal veya çimen koparılmaz.
Çiçek toplanmaz.
Bağ ve bahçelerde çalışılmaz, tarlaya gidilmez.
Hıdrellez günü akşama kadar un kabına veya hamur tahtasına el sürülmez.
Eve kuru çalı-çırpı götürülmez.

KÖKENİ

Hızır ve Hıdırellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır düşünüşünü tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı doğasal döngüler için sevinç duyulduğu görülmektedir.hıdrellez 5 mayıstan 8 mayısa kadar olan süreçte kullanılır...

HIZIR

Hızır; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda aramızda dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtır. Hızır bir kişiye verilen addan çok aslında bir doğasal durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini imgeler. Türkiye'de Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

* Kalbi temiz, Allah'a inanan insanlara yardım eder.
* Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
* Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
* Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
* İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
* Uğur ve kısmet sembolüdür.
* Mucize ve keramet sahibidir.

Türkiye'de Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs (5 Mayıs Gecesi) tarihinde kutlanır.

Hızır Nebi İnancı

Hızır inancı Türkler’de doğrudan doğruya baharın gelmesi merasimi ile ilgili bir inançtır. Bu hususta oldukça geniş bir araştırma yapan Mirali Seyidoğlu / Seyidov, yazın gelmesinin ister konar-göçer olsun, ister çiftçilikle uğraşsın bütün Türk toplulukları için bir hayat meselesi olduğunu belirterek havanın, toprağın ısınmasının mühim bir olay olduğunu ifade etmektedir. Ona göre o yılın bereketli olabilmesi için özellikle iki hususun Türklerce efsunlanması gerekmektedir. Bu iki unsur hava ve sudur.4 İşte bu sebeple çeşitli Türk toplulukları yazı önce karşılamak için çeşitli törenler yapmaktadırlar. Böylece ağaçların, bitkilerin, çiçeklerin yeşermesi, hayvanların kuzulaması, tabiatın canlanması, yeni bir hayatın başlaması mümkün olabilecektir. Bütün bunlara can verecek ise sıcaklıktır. Anadolu’da Hıdır / Hızır Nebi günü genelllikle Zemheri’nin 27’si ile Şubat / Gücük ayının 3’üne kadar olan günler arasında kabul edilir.

KUTLAMA MEKANI

Hıdrellez kutlamaları genel olarak yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

GECESİ

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi gül ağacının altına istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.Ve aynı zamanda dileklerini kırmızı kurdaleye bağlayıp gül ağacına asarlar. Bir yıl boyunca dileklerinin yerine gelmesini beklerler.Bazı kimselerde ateş yakıp,dilek dilerler.Ondan sonra yaktıkları ateşin üstünden atlarlar.

GELENEKLER

Baht açma: Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir.

* Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”,
* Denizli ve çevresinde “bahtiyar”,
* Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”,
* Erzurum’da “mani çekme” adı verilir.


Kaynakça
1 Abdulhaluk Çay, Hıdırellez “Kültür Bayramı” Ankara, 1990
2 Gösterilen bu kaynakçalardan hariç şu kaynaklar da bulunmaktadır:
Kerim Yund, “Türkiye’de Hıdırellez”, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, c.6, nr.130, s.2139
Meysun Erşangil, “Hıdırellez”, Folklor sayı, 13-15, Mayıs – Temmuz 1970, s.20.
Murat Uraz, “Hıdırellez ve Hızır ile İlyas”, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 346, (Mayıs 1978)
3 Ali Yakıcı, “Hıdırellez Geleneği’nin Türk Halk Şiiri’ne Yansıması”, milli Folklor 2 (10, 1991) s.21
4 Mirali Seyidov, Azerbaycan Mifik Tefekkürünün Gaynagları, Bakü 1983, s.130, Aynı yazar, “Türk Boylarında Hızır İnancı I”, Azerbaycan, sayı 239 (Mayıs 1982), s.10
5 Ahmet Yaşar Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s.136.
6 Ahmet Yaşar Ocak, s.136; Ahmet S.İğciler, “Hıdırellez”, Çevren, Sayı 41 (Priştine, Mart 1984), s.66; Muhteşem Öksüzcü, “Yazın Başlangıcı Hıdırellez”, Sümerbank, sayı 11 (5/1962)
7 Bedri Noyan, “Hıdırellez”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırma Dergisi, c.3, (1984), 129-139.
8 Ahmet Turan, “Hıdırellez:Kültür ve Bahar Bayramı”, Milli Folklor, 6 Haziran 1990, 13-15 ss. (Doç, Dr. Ali Berat Alptekin, “Hıdırellez”, Görgü Ansiklopedisi, s.124)
9 Abdülkadir İnan, Şamanizm, s.132-134, Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s.40.
10 Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, İstanbul 1978, s.168.
11 Ateşten atlama geleneği ile ilgili olarak bkz. Mahmut Rişvanoğlu, s.169; Isparta İl yıllığı 1967, Ankara 1968, s.108, Rahmiye Malcıoğlu, “Bursa’da Hıdırellez”, TFA, sayı 222 (Şubat 1968), s.4635; Ali Rızza Yalgın, “Uludağ Türkmen Etnografyası, 4)Yerleşmeler 5)Isı-Işık, TFA, Sayı 10 (Mayıs 1950), s.152; Selim Sami İşçiler, “Tekirdağ’da Hıdırellez”, TFA, Sayı:47 )Haziran 1953), s.747.
12 Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini, s.204.
13 Kemal Güngör, “Anadolu’da Hızır Geleneği ve Hıdırellez törenlerine dair bir inceleme”, Türk Etnofrafya Dergisi, Sayı 1-2 (1956-1957), s.70.
Türk Evi
Türk Evi'nin Tarihi Gelişimi, Tanıma ve Yayılma Alanları
Son arkeolojik araştırmalar Orta Asya kültürlerinin M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzandığını ortaya koymaktadır. Türklere ait ilk bilgilerin ise M.Ö. 3000 yıllarına ait olduğu antropolojik bulgularla kesinlik kazanmıştır. Bu tarihten itibaren Asya’nın Çungarya bölgesinde tarih sahnesine atılan Türkler Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki steplerden çıkarak Asya, Afrika ve Avrupa’nın üçte birini ele geçirmişler, dünya siyasi tarihini yönlendiren büyük devlet ve imparatorluklar kurarak günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Tarihi serüvenine kısaca değinilen ve Anadolu’ya gelinceye kadar ciddi bir kentleşme olgusuna sahip olmayan Türklerin ilk sağlıklı yerleşim yerleri Anadolu da kurulmuştur. Daha sonra da Doğu Avrupa ve Balkanların ele geçirilmesiyle Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan da benimsenmiş ve kökleşmiştir.
İşte bu araştırmada söze edilecek olan Türk Evi, Osmanlı İmparatorluğu’nun kapladığı sınırlar içinde Anadolu ve Rumeli de yerleşmiş, gelişmiş ve 600 yıl tutunmuş, kendi özellikleri ile egemen olmuş bir ev tipidir.
Türk Evi'nde Plan Tipleri
Türk Evi esasta bir katlıdır. Değişik faktörlerle kat adedi birden fazla olsa bile esas kat daima tektir. Bu esas kat, birkaç katlı evlerde mutlaka en yukarıdaki kattır.
Kırsal kesimde, bahçe içinde ve serbest yerleşim alanlarında tek katlı, şehir içinde, dar ve sıkışık alanlarda ise iki ve üç katlıdır. Yaşama katı, hava, güneş ve manzaradan yararlanması için son katta düzenlenmekte, zemin kat ise daha çok giriş avlusu ( Hayat ), iş evi ( Bağdamı ) , kiler ( Mahzen ), ambar, samanlık, ahır olarak değerlendirilmektedir.
Bir çok evlerde zemin kat ile esas kat arasında bir ara kat vardır ki kat merdiveninin ara sahanlığından ulaşılan bu oda bir asma kat şeklinde olup tüm bina alanını kaplamaz. Kat yüksekliği minimum ölçülerdedir. Isı yalıtımı bakımından yeterli düzey sağlandığından kışlık oda olarak kullanılır.
Geleneksel Türk evinde çeşitli plan tipleri uygulanmıştır. İklim koşulları, yöresel alışkanlık ve gelenekler, ekonomik koşullar ve yöresel mimarinin etkilediği bu tipler şu kategorilerde toplanabilir:
1) Sofasız Plan Tipleri
2) Dış Sofalı Plan Tipleri
3) İç Sofalı Plan Tipleri
4) Orta Sofalı Plan Tipleri
1) Sofasız Plan Tipleri: Türk Evinin en ilkel durumudur. Odaların birbirleri ile ilişkileri yoktur. Her odaya dışarıdan girilir. Bu türler genellikle bahçe kapısı ve bahçe duvarları ile korunan iç avlulu, ön bahçeli veya yan bahçeli evler için söz konusudur. Anadolu’nun orta, güney ve doğu bölgelerinde uygulanmıştır. Bu tipin ekonomik koşullarla da ilgili olduğu söylenebilir. Örneğin İstanbul’da bu tipe rastlanmamıştır. Sofasız plan tipinin iki katlı olanları da vardır. Üst kata avludan bir merdivenle çıkılmaktadır.
2) Dış Sofalı Plan Tipleri: Türk evinin ikinci türüdür. Odalar arasındaki ilişkiler SOFA denilen bir ortak mekanla sağlanır. Anadolu’nun kırsal kesiminde, avlulu ve bahçeli evler için pek çok uygulama alanı bulmuştur. Sofa yılın büyük bir bölümünde oturma mekanı olarak kullanıldığından, doğa ile kucak kucağa yaşamak kırsal kesimi insanlarını adeta büyülemiştir. Ilıman veya sıcak iklimli yörelerden sofanın önü tamamen açık bırakılmış böylece ev halkı için bir serinleme imkanı yaratılmıştır. Kışın ise odalar ocaklarla ısıtıldığından odalarda barınılmıştır.
3) İç Sofalı Plan Tipleri: Geleneksel Türk evinin en yaygın olanıdır. Sofa odalar arasına alınarak halk arasında karnıyarık diye adlandırılan bir plan tipi ortaya çıkmıştır. Dış sofalı eve nazaran daha muhafazalı olması nedeniyle Anadolu ve Rumeli’nin her iklim kuşağında kullanılmıştır. Özellikle sıkışık yerleşmelerde, kasaba ve şehirlerde tercih edilmiştir. Dış sofalı evlere nazaran daha fazla odayı içermesi, daha ekonomik olması bu tercihin ana nedenleridir.
Bu türde sofa, ya güneşli, manzaralı yöne veya sokağa yönlendirilmiştir. Merdivenin durumuna göre, sofanın bir veya her iki ucunda köşk, sekilik gibi isimlerle anılan özel mekanlar yer almıştır. Burada ya bir sedir bulunurdu veya biraz yükseltilerek hatta sofadan parmaklıklarla ayrılarak biçimlendirilmiş bir geniş oturma köşesi düzenlenirdi. En eski tiplerde merdiven sofanın dışında bulunurdu. Daha sonraları sofanın içine alınmış fakat rast gele konumlandırılmıştır.
4) Orta Sofalı Plan Tipleri: Bu tip, diğerlerine nazaran daha geç uygulanmaya başlanmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’da saray, kasır, köşk gibi orta sofa çok değişik ve ilginç biçimler almış, böylece ev tasarımına zenginlik kazandırmıştır. Sofanın ortaya alınması ile ev planları daha çok kare veya kareye yakın dikdörtgenler haline dönüşmüştür. Binanın dört köşesine dört oda yerleştirilmiş, oda aralarına da merdiven, eyvan, hale, kiler, mutfak gibi servis mekanları getirilmiştir. Sofa önceleri dört köşe iken, zamanla köşeler pahlandırılmış, sekizgen, çokgen, oval veya eliptik şekiller oluşmuştur. Sofanın muhafazalı olması evin iyi ısıtılabilmesine imkan sağlamış, bu da soğuk bölgeler için tercih sebebi olmuştur.
Türk Evi Planında Ana Unsurlar
1) Sofalar: Sofa, odalar arası ortak bir mekandır. Türk evinin en karakteristik öğelerinden biridir. Bütün oda kapıları sofaya açılır. Sofanın kenarda, arada ve ortada yer almasına göre değişik plan tipleri çıktığını konumuzun 2. bölümünde anlatmıştık.
Sofalar bir sirkülasyon alanı olmakla birlikte aynı zamanda bir oturma ve toplanma alanıdır da. Dolaşım dışında kalan bölümlerinde biçimsel değişime uğrayarak ilginç oturma köşeleri oluşmuştur.
Sofa değişik yörelerde sergah, sergi, sayvan, çardak, divanhane gibi isimler alırlar. Sofanın tavanı profilli çıtalı tahta kaplamadır. 20. yüzyılın saray kasr ve köşklerinde ise son derecede zengin ahşap oyma işçilikler, çeşitli boyalarla yapılmış soyut süslemeler ve alçı tavanlar ağırlık kazanmıştır.

2) Odalar: Türk evinde oda, atalarının yaşadığı çadıra eşdeğerdir. Çadır nasıl tüm eylemleri karşılayan bir birim ise, oda da yaşamla ilgili bütün eylemleri yerine getiren bir bütündür. Oda yaşamla ilgili,oturma, dinlenme, yemek hazırlama, yemek yeme, ısınma, yatma gibi tüm eylemleri karşılayabilecek donatıya sahiptir. Odalar genellikle kare veya kareye yakın dikdörtgen şeklindedir. Binanın arsaya oturuşu hangi şartlarda olursa olsun üst kat odalarda çıkmalarla oda iç mekanının düzgünleştirilmesi yoluna gidilmiştir.
Türk Evi Planında İkinci Derece Unsurlar
1) Islak Hacimler (Mutfak, Banyo, vb): Geleneksel Türk evinde temiz ve pis su ile ilgili mutfak, hela, el yüz yıkama yeri, yıkanma yeri gibi hacimler tasarımda önemli birer sorun olmuşlardır. Çağdaş tesisat malzemelerinin ( boru, vana, musluk ) ve şehir içme suyu şebekesinin bulunmadığı dönemlerde ıslak hacimlere su getirmek, özellikle üst katlara çıkarmak mümkün olamamıştır. Evin kendisine ait çeşmesi, kuyusu, sarnıcı varsa bu kaynaklardan taşıma suretiyle su kullanımı söz konusu olmuştur. Evde, gündelik suyun depolanması için, elle taşınabilen büyük bakır kovalar ve toprak testiler kullanılmıştır. Pis su tesisatı ise temiz su kadar problem olmamıştır. Pişmiş topraktan yapılmış pöhrenkler löğün denilen özel harçlarla kalafatlanarak zemin ve üst katlardan pis suların tahliyesi için kullanılmıştır. Evlerin pis su giderleri ya sağlıksız pis su çukurlarına, ya yakındaki bir dereye ( halk arasında boklu dere diye anılır J ), veya şehir kanalizasyonuna bağlanmıştır.
2) Merdivenler: Merdivenler dış sofalı eski tiplerde tamamen dışarıda ve sofaya paralel bir konumdadır. Tek kollu ve genelliklede sahanlıksızdırlar. Bu tipte merdiven sofa içine alındığında ise eğer ara kat varsa bir sahanlık yaparak o odaya giriş sağlarlar. Eğer ara kat yoksa merdivenler tek kolludur. Sofa içindeki yerleri de rasgeledir.
Merdivenlerin oda sıraları arasına alınması hali, orta ve iç sofalı tiplerde daha çok görülür. O zaman plan şemasında merdivende önemli bir rol oynamaya başlar. Hatta öyle ki 19.yy. evlerinde merdiven biçimi, çevre galerileri, korkuluk ve basamakları ile merdivenler evin ziyneti haline gelirler. Merdivenler evin konumuna uygun olarak ahşap kagirdirler.
3) Ahır, Samanlık, Ambar: Bir çok evlerde Ahır, Samanlık ve Ambar ayrı bir yapı olarak inşa edilmişse de bir çoğunda evin zemin katında yer almışlardır. Özellikle köylerde ve kasabalarda yaşayan tarım uğraşan insanlar için büyük baş hayvanlar çok önemli olduğundan, onların bakımı, beslenmesi ve korunmasını sağlayan Ahır ve Samanlık evin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Türk Evine Ait Karakteristikler
Türk evi yapısı iklim koşulları ve doğa örtüsü ile ilişkilidir. 4.I.A. Kara ikliminin egemen olduğu bölgeler (Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu) Bu bölgelerde kerpiç, taş yığma yapılar bulunur. 4.I.B. Ilıman ve yağışlı bölgeler (Rumeli, kuzey, batı, Güneybatı Anadolu) Bu bölgelerde de ahşap karkas yapılar çoğunlukta bulunur.
1) Kargir Yığma Yapılar: Kerpiç killi toprağın su ve samanla karıştırılıp yoğrularak ahşap kalıplara dökülmesi ve güneşte kurutulmasıyla elde edilen Türklere ait ilkel bir yapı malzemesidir. Ana ve yavru diye isimlendirilen büyük ve küçük boyları vardır. Çekme ve basınç mukavemetleri (drençleri) düşük olduğu için önemli binalarda kullanılmazlar. Kerpiç, ahşap karkas yapılarda üstün bir dolgu malzemesi olmuştur.
Kerpiç yapılar tek katlı kerpiç ve düz damlı evler orta ve doğu Anadolu köy yerleşimlerinin karakteristik görüntüsüdür.
Aynı coğrafi bölgelerin taşı bol yörelerinde taş yığma yapılarda çoğunluktadır. Ocaktan çıkarıldığında yumuşak, işlenmesi kolay olan bu taşlar zamanla sertleşmekte ve mukavemetleri artmaktadır. Bu taş binalar çok soğuk ve çok sıcak bölgelerde halkın tercih ettiği yapı türüdür.
Türk evi hangi iklim kuşağında olursa olsun iki veya üç katlı evlerde zemin katlar genellikle dışarıya karşı iyi korunan içe dönük bir karaktere sahiptirler. Bu nedenle zemin kat dış duvarları genellikle ya taştandır veya taş duvar mertekli karma kerpiç ana duvardır. Dışarıya pencere açılmaz ancak sokağa bakan ara kat varsa onun penceresi açılabilir .
Taş duvarlar cephelerde uygulanan oyma ve kabartma ve çeşitli süsleme unsurları ile dikkat çekerler.
2) Ahşap Karkas Yapılar: Geleneksel Türk evinde bodrum yapılması adet değildir. Ancak ıslak mekanlar bölümünde görüldüğü üzere zemin katta pek çok yörede mahzen denilen kiler toprağa bir miktar gömülmüştür. Bunun dışında bu mekan sadece bir odadan ibarettir ve çoğunluklada eğer varsa ara kat bu mahzenin üstünde olur.
Bodrum olmadığı için binaların temel duvarları derine inmez. Hatta denilebilir ki doğru dürüst temelleri de yoktur. Ahşap karkas evlerde ahşap taşıyıcıyı iskelet ya horasan harçlı yüzeysel bir temel taş duvarın üzerine veya büyük kübik köşe taşlarının üzerine kurulmuştur. Eğer taş duvarın üzerine kurulmuşsa duvarın üzerine yatırılmış kalan ahşap kirişlere oturtulan ana dikmeler, ara dikmeler, kenar çaprazları, pencere alt üst hatılları ve döşeme bırakma kirişi ile iskelet tamamlanmıştır. Eğer ev iki veya üç katlı ise diğer katlarda aynı biçimde üst üste tekrarlanmıştır.
Kötü bir alışkanlık olarak da çevrede mevcut tarihi bir kalıntıdan alınan işlenmiş büyük taşlar pek çok evde köşe taşı olarak alınmıştır. Bunların arasında üzeri yazılı kitabeler, sütun kaideleri, heykel kaideleri, kornişler maalesef köşe taşı olarak kullanılmışlardır. Ahşap karkas evlerde iskelet dolgusu olarak değişik yörelerde kerpiç, tuğla, taş kullanılmış, bazı hallerde de içi boş bırakılarak iç ve dış yüze ince ahşap çıtalar çakılarak üzeri kıtıklı kireç harcıyla sıvanmıştır. Buna Bağdadi sıva diyoruz. Bağ evi gibi yazlıklarda ise iç yüz tahta kaplanmış, dış yüz ise ahşap iskelet açıkta bırakılmıştır. Karadeniz yöresindeki örneklerde bu boşluklar ince yassı taşlarla doldurulmuştur.
3) Çatılar: Eski Türk evinlerinde iki tip çatı olduğu görülmektedir.
1)Toprak Damlı Düz Çatılar
2) Alaturka Kiremit Örtülü Meyilli Ahşap Çatılar
1) Toprak Damlı Düz Çatılar: Toprak damlı çatılar çoğu yuvarlak kesitli kalın ahşap kirişler üzerine oturtulmuştur. Kiriş araları kısa parça kalaslarla örtülüp üzerine 30-40 cm killi toprak serilmiş ve sıkıştırılmıştır. Kil tabakası güneşli havalarda gevşeyip kabardığı için her yağmur başlangıcında dama çıkılarak (Loğ taşı) denilen bir el silindiri ile dam sıkıştırılarak su geçirmezliği sağlanır.
2) Alaturka Kiremit Örtülü Meyilli Ahşap Çatılar: Geleneksel Türk evinde binalar büyük çoğunlukla bu çatı biçiminde yapılmıştır. Çatı konstrüksiyonu ahşap oturtma çatı türünde olup büyük açıklıkların geçilmesinde asma çatı veya kafes kirişli ahşap çatılar da kullanılmıştır. Ahşap karkas yapılarda çatı taşıyıcı iskelete oturtulmuştur. Biçilmiş ve çaplanmış kesitler yerine doğal yuvarlak kesitler, kiremit altı tahtası yerine ince yuvarlak ahşap çatılar kullanılmıştır. Arka veya yan cephelerde beşik çatı üçgen alımları duvarla kapatılmamış ve çatı içi sebze ve meyve kurutmak amacıyla sergen olarak kullanılmıştır.
Çatı üstüne çıkış delikleri çok değişik formlarda biçimlenmiştir ve Türk evinde önemli bir rol oynamaktadır. Orta Anadolu da bunlara Leyleklik denir.
Çatı örtüsü alaturka kiremittir. Bu malzeme Türklere ait bir malzeme olup pişmiş topraktan oluklu bir çatı örtü malzemesidir.
Saçaksız ahşap Türk evi yoktur. Saçaklar cephe biçimlenişine göre 40-150 cm genişliğindedir. Saçak altı kaplamaları önemli olmayan evlerde pek rastlanmaz ama önemli binalarda ise saçak altlar; Yatay veya eğik, profilli çıtalı tahta kaplama ile kaplanmış, saçak alın tahtası çeşitli motiflerle süslenerek saçaklara zenginlik kazandırılmıştır.
4) Cephe: M.S 940 Yılında İslamiyet in Türkler tarafından kabul edilmesi ile yerleşik hayat daha da katılaştı İslam i yaşantı kadın erkek ayrımını getirdiği için evin içe dönüklüğü binanın biçimlenişini ve cephe düzenlenişini daha da etkiledi.
Mavera-ün-nehir de bulunmuş iç avlulu Türk evi kalıntıları bu anlayışın örneklerindendir. Bu evlerin dışarıya açılan pencereleri yoktu. Bütün odalar iç avluda ışık almaktaydılar. Bina dış cephesi kale görünümü veren ve sağır yüzeylerden oluşuyordu. Evin planı ise bugünkü orta sofalı tiplere benziyordu.
Daha sonraki yüzyıllarda cephe anlayışında bazı değişikler gözlendi. Bu dönemlerden kalma konut kalıntılarına sahip olamadığımız için cephe özellikleri hakkında bilgi sahibi olmamakla beraber kamu yapılarında ve camilerde giriş cephesi monumantal bir görünüm kazandı. Diğer cephelerin katı sağırlığını sürdürmesine mukabil giriş cephesi tezyini unsurlarla bezendi. Türk evi zeminden çatıya bir bütündür. Yatay ve düşey unsurlarla, boşluklar ve doluluklarla genel kitle tasarımı ile bir (plastik değer), bir (anıt) tır. Devamlılığı yoktur. Bitmiş, sonuçlanmış bir olgudur. Cephelerde bu anlayışa uygun olarak biçimlendirilmişlerdir.
Orta Anadolu’da yatayda cepheye yansıyan her bir mekan (Mağ ) adını alır. Bu 4 - 6 metrelik bir odayı veya sofayı tarif eder.
Simetri , Türk evinde çok tutulan bir kavramdır. Planda kitlede, cephelerde geniş çapta uygulanmıştır. Sofasız, dış sofalı plan tiplerinde de kullanılmakla beraber orta sofalı ve iç sofalı tiplerde sanki anıtsallığın bir anahtarı gibi kabul edilmiştir.
5) Pencereler: Eski Türk evlerinde pencereler genellikle üst katlarda yoğunlaşmakta, zemin katlar ise sağır duvarlardan oluşmaktadır. Alt kat pencereleri demir veya ahşap korkuluklarla güvenlik altına alınmıştır. Birçoklarında ayrıca mahremiyeti sağlamak üzere düz veya dışarı doğru şişkin ahşap kafesler kullanılmıştır. Bağ evlerinde veya yazlıklarda ise, rüzgar, yağmur, kar ve hırsızlık olaylarına karşı tüm kat pencerelerine ahşap çakma kepenkler ve panjurların kullanıldığına da tanık oluyoruz.
Ahşap karkas evlerde, tüm pencereleri çepeçevre ahşap eşik (söve ) ve pervazlar çevrelemektedir. Bu pervazlar özenli binalarda ilginç süsleme ve oymalarla zenginleştirilmiştir. Ayrıca iç ve dış cephelerde, döşeme kirişleri ve köşe ana dikmeleri de yine ahşap pervazlarla belirginleştirilmiştir. Bu pervazlar aynı zamanda cephe sıvasına da mastar görevi yapmaktadırlar.
Türk evinde normal pencere tipi dikine konulmuş dikdörtgendir. Genişlik ve yükseklik oranı ise genellikle ½ olmakla birlikle, genişliği 100 cm yi geçmemek ve dikdörtgen formunu bozmamak üzere çeşitli boyutlara tanık olunur. Önceleri yatay açılan çift kanatlı pencereler yaygın iken daha sonraları düşey hareketli sürme pencereler rağbet görmüş ve bunun neticesi olarak da ½ oranı zorunlu hale gelmiştir.
Pencereler tamamen ahşap olup yapımında geçme, kiniş ve ahşap pimler kullanılmıştır. Yazlık evlerde ve konaklarda tepe pencereleri de vardır. Kat yüksekliklerinin normalden büyük olduğu evlerde bu pencereler sadece ışık ve süs için kullanılan sabit unsurlardır. Bir başka tip pencere tipi ise çıkma (cumba) yan pencereleridir. Her ne kadar cumba cephesi pencereleri normal pencere biçiminde ve boyutunda ise de çıkma yanlarına bu genişlikte pencereler sığmadığı için daha dar pencereler cumbaya yandan da görüş olanağı kazandırmışlardır.
6) Dış Kapılar: Tarımla uğraşan insanlara hizmet verebilmek için evin giriş kapıları (taşlık, hayat) çift kanatlı yapılmıştır.
Giriş evin en zayıf noktası olduğu için kapı kasası ve kanatları en iyi cins keresteden imal edilmiştir. İç tarafında yatay ve kalın ahşap kuşaklarla takviye edilmiş ve dövme demir perçin çivilerle bir kale kapısı görünümü kazandırılmıştır. Bahçe ve avlu kapıları ise daha az özenlidir. Çoğunun üzerinde bir saçak (siperlik) vardır. Üzeri alaturka kiremit kaplıdır.
Ev giriş kapılarının üzerinde çoğunlukla camsız bir ışıklık penceresi vardır. Ahşap profilli parmaklıklar veya dövme süslü parmaklıklarla güvenliği sağlanmıştır. Hayata (zemin kat) ışık ve havalandırma sağlamak içindir. Daha özenli evlerde ise bu ışıklıklar formları, renkli camları veya vitrayları ile göz alıcı bir görünüm içindedirler.
Eve gelen kişilerin geldiklerini içeriye duyurabilmeleri için dövme demir, tunç veya çeşitli madeni alaşımlarla yapılmış kapı tokmakları da Türk el sanatları için övünç kaynağı olabilecek niteliktedir.
7) İç Kapılar: İç kapılarda ev sahibinin maddi varlığına ve sosyal seviyesine göre şekillenmişlerdir. Önemsiz kapılar iki veya üç yatay kuşaklı çakma kapılardır. Önemli evlerde ise aynalı kapılar, çok parçalı veya oyma işlemeli süslü kapılar odaları süslerler. Bazı evlerde baş odaların giriş kapılarının üstünde kemerli bir ahşap eleman vardır. Fonksiyonel bir değeri bulunmamakla beraber baş odayı tarif eden bir simgedir. Oda kapılarının üst pervazı odayı baştan başa dolaşan raf veya yatay pervazla birleşerek bütünlük sağlar. Zaten oda içindeki yüklük, gusülhane, ocak, kapı, raf gibi elemanların üst sınırı bu görsel hududu belirleyen öğelerdir.

8) Çıkmalar (Cumbalar): Geleneksel Türk evinin belki de en belirgin özelliği cumbalarıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir yapı sanatı bu öğeyi konut mimarisi ile bu kadar mükemmellikte bütünleştirememiştir. Arsa geometrisi ve topografyası ne olursa olsun cumbalar üst yapıyı düzgünleştirmiş odaları alışıla gelmiş kare veya kareye yakın dörtgenlere dönüştürmüş, zengin bir bakış açısı yaratmış, günün her saatinde gün ışığından yararlanma imkanı sağlanmış, iç mekanda ilginç yaşama ortamları yaratmıştır. Cumbalar, bulunduğu odaya diğer odalardan daha fazla değer kazandırmıştır. Çoğunlukla sokak cephesinde, bahçe-sokak köşesinde, simetrinin zorunlu hale getirdiği durumlarda da bahçe cephesinde yapılmıştır.
Çıkmalar; basit konsol çıkmalar, bindirmeli konsol çıkmalar, göğüslemeli çıkmalar (eli böğründe) diye gruplandırılabilir. Bu çıkmalarında ayrıca çeşitleri vardır. En basitleri kat kirişlerinin uzatılması ile elde edilen kat seviyesindeki taşmalardır. Taşıyıcı köşe direkleri üzerine oturtulan kalın ve kuvvetli iki başlık kirişi üzerine kat döşemesini teşkil edecek olan kirişler uçtan itibaren sıralanır. Genellikle dört köşe bazen de yuvarlak olurlar. Bu çıkmalar en fazla 60 - 70 cm boyutundadır.
Bindirmeli konsol çıkmalar ise taş konsollara benzeyen bir tertiple düzenlenirler. Bindirmeler iki veya üç kademe olabilir. Konsol kirişler kare veya kareye yakın dikdörtgen kesitli ve kalın kirişlerdir . Birbirine binen kirişlerin arasına yastık niteliğinde ahşap latalar konulur. Konsol kiriş boyutları 15x15, 15x18 cm civarında olup çıkma 100 - 130 cm kadardır. Bazen güvenliği sağlamak için çıkmanın iki yan ucuna payanda konduğu da olur.
Payandalı (göğüsleme, eli böğründe) çıkmalar en çok kullanılan ve hemen her yörede örneklerine sık rastlanan bir türdür.
Çıkmalar cephelerde ilgi merkezleridir. Türk mimarisindeki iç-dış özelliği iç mekandaki önemin dışa yansıması olduğundan cumbalar bol pencerelidir. Gerek çıkma alnında gerekse çıkma yanlarında üç yönde manzara, ışık, güneş ve görüş imkanı yaratılmaktadır.
Cumbaların içleri oturma eylemi için düzenlenmişlerdir. Sedir, makat gibi isimler alan 40-50 cm yüksekliğinde ahşap oturma yerlerinin üzerine, halılar, minderler, yastıklar, işlemeli örtüler serilerek Türklere özgü ilginç mekanlar yaratılmıştır. Yazlık evlerde, bağ evlerinde veya sıcak iklimli yörelerde çıkmaların altı tecrit edilmediği için hava akımına açıktır ve sedirde oturanlar serin bir ortamın tadını çıkarırlar. Soğuk ve ılıman iklimli yörelerde yapılan çıkmaların altı ise tecrit (samanlı kerpiç çamuru) edilerek mekanın iyi ısınması sağlanır.
9) Ocaklar ve Dolaplar: Bu iki öğe geleneksel Türk evinde birbiriyle çok iyi bağdaştırılmıştır. Her ikisinde de gerekli olan hacimsellik nedeniyle birbirini bütünleyen iki unsur olmuşlardır. Ocaklar odaların ısıtma elemanlarıdır. Dolaplar ise her odaya ait eşyaların saklandığı, bir başka deyişle işlevini bitiren eşyanın yerleştirildiği, kullanılması söz konusu olduğunda da kolayca alınabilecek konumda bulunan yerlerdir. Hemen hemen tamamı ahşap kapaklı ve kapalıdır. Türklerde camlı dolap geleneği yoktur. Çünkü Türkler zenginliklerini teşhir etmekten hoşlanmazlar.

10) Tavanlar: Yararlı kullanma alanı sınırı odanın çevresel örgütlenmesinde çok önemli bir görev yüklenmiştir. Tavan bir anlamda işlevsel olarak kullanılmaz. Diğer bir değişle elle tutulmaz buna karşılık gözle görülebilir. Bu neden üst kesim soyut biçimlere doğru gelişme göstermiştir. Türk odası kare veya kareye yakın dörtgenlerden oluştuğu için tavanda aynı geometriyi korumuştur. Orta alan ise merkezi bir bezeme anlayışı ile ilgi noktası haline dönüştürülmüştür.
Tavan bezemeleri Türk evinin en ilginç yönlerinden biridir. Geometrik biçimlerin tekrarından oluşan süslemeler olduğu gibi stilize edilmiş çeşitli kuş, hayvan ve çiçek motifleri ve çok emekli el işi oymalarda tavanları süslemektedir. Kenarlar (kenar suyu), merkezde (göbek) denilen süs elemanlarıyla zenginleştirilmektedir.
Türk Evleri Günümüze Kadar Neden Yaşayamadı?
Türk evi bu gün can çekişmektedir. Yaşantımızdan uzaklaşmaktadır. Sımsıcak izleri günümüz toplumunun kalplerinde yaşamakla birlikte, ayakta kalan örnekler her gün birer ikişer yok olup gitmektedir. Koruma amaçlı yasalarla verilen uğraşlarda bu trajik sonuca engel olamamaktadır. Sımsıcak izlerini kalbinde taşıyan halkımız da bu acı sona ilgisiz kalmaktadır.
Nedenleri:
01) Sosyal Nedenler
02) Kültürel Nedenler
03) Parasal Nedenler
04) Endüstriyel Nedenler
05) Geleneksel Nedenler
06) Ulaşım
07) Eğitim
08) Yapım Özellikleri ve Malzeme; gibi çeşitli nedenleri vardır. Bu nedenlerle Türk evi korunmaya alınmış olsa bile yok olup gitmeye mahkum gözüküyor.
Eskinin korunmasında zorluklar bulunduğuna göre bu ata yadigarını çağdaşlaştırarak yeniden inşa etmek çözüm olabilir. Özellikle toplu konut sahalarında, Anadolu’nun muhtelif yerleşme bölgelerinde yepyeni tasarımlarla bu gelenek yaşatılabilir.
İç mekanlar, iç donatım elemanları çağdaş yaşam şartlarına göre dizayn edilebilir.
Basın ve yayın organlarıyla toplum bilinçlendirilebilir. Üniversitelerde normal programların arasına bu bilinçlenmeyi sağlayacak ek programlar yerleştirilebilir. Mimarlık eğitiminde geleneksel Türk evinin ağırlığı olabilir. Yatırımcı ve araştırmacı kuruluşlar bu yenileştirme ve çağdaşlaştırma operasyonları için modeller geliştirebilir. Malzeme üreten firmalar, bu anlayışa paralel olarak geleneksel motiflere ağırlık verebilir. Böylece eski mükemmel örnekler restore edilerek toplumun hizmetine sunulurken, diğer taraftan da bu işe gönül vermiş genç mimarlar yepyeni fakat geleneksel tavırlı Türk evleri ile kentlerimize çağdaş bir görünüm verebilirler.
Turan Orduları Komutanı Kahraman Enver Paşa
Enver Paşa’nın hayatının en ilginç yanlarından birisi de hiç şüphesiz onun Türkistan’da yürütmüş olduğu hürriyet mücadelesidir. Bu mücadele, tamamen serdengeçtice ve belki de tamamen tarihe bir kahramanlık destanı bırakmak istercesine yapılmıştır. Çünkü soyunmuş olduğu mücadele, onun bir başına altından kalkamayacağı kadar büyük bir mücadele idi ve etrafında ne bir mücadele gücü vardı ne de görüş birliği. Her grup kendi başına Ruslara karşı mücadele ediyordu. Enver Paşa ise her ne kadar “Buralar benim ata yurdum” dese de gerçekte Türkistan’da bir yabancı idi ve etrafında ancak bir avuç Türk Serdengeçtisi vardı.

Enver Paşa’nın, Türkistan millî mücadelesinde aktif olarak savaş meydanlarında boy göstermesi, Türkistan tarihinde de Türk dünyasında da eşine rastlanmayan büyük bir hadisedir. Türkistan milli mücadelesine yeni ufuklar ve yeni ümitler kazandıran Enver Paşa, Türk liderleri için büyük meşale olmuştur. Başka bir Türk ülkesinde doğmuş, Osmanlı Devleti ordularının başkumandanı ve nihayet Osmanlı Devleti’nin savunma bakanı olmuş bir şahsiyetin, askeri yönden bir mağlubiyete düşmüş olsa da, Türkistan’da yaptığı faaliyetten dolayı gurur duyması, takdire şayandır.

Enver Paşa, Moskova tarafından kendi şahsiyetinin istismar edildiğini fark edince, Türk dünyası için bir ölçü olarak gördüğü Türkistan’ın kaderine ilişkin acı tecrübeler ediniyordu. Büyük bir vakar ve haysiyet ile Türkistan’ı Sovyetlerden kurtarma görevini üstleniyordu. Özgürlük mücadelesinin bütün liderleri, İbrahim Bek gibi birkaç kişi hariç, ona karşı saygı duyuyorlardı. Savaş tecrübesi olan, dünyaca tanınmış askeri bir şahsiyetin, Türkistan’da askeri malzemenin yetersizliğine rağmen, Türklerin Ruslara karşı sürdürdükleri savaşta başkumandanlık görevini üstlenmesi, Türkistan milli mücadelesi için büyük bir gurur vesilesi olmuştu. Enver Paşa Türkistan’da ve özellikle Doğu Buhara’da birçok mağlubiyet almış, fakat hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemiştir. Sovyetlerin istihbarat biriminin kalleşliğine kurban gitmiştir. Kuzey Kafkasya’nın eski savunma bakanı Ali Kantemir, Enver Paşa’nın Türkistan için önemi hakkında haklı olarak şunları yazmaktadır.

“Türkiye’de onun hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Enver Paşa her Türkistanlı tarafından saygıyla anılır. Türkistanlılar onu çok sevmiş ve saymışlardır: Enver Paşa yabancı bir ülkede değil, kendi anavatanında kardeş vatanda, Türkler ve Türklük için ölmüştür.

Enver Paşa 42 yıllık hayatının 10 ayını Türkistan’da, Türkistan’ın gelecekte bağımsızlığına kavuşması inancı ile, özgürlük mücadelelerinin birliğini sağlama çabası ile ve hiç yorulma bilmeyen savaş azmi ile yaşamıştır.”( Dr. Baymirza Hayit, Basmacılar-Türkistan Milli Mücadele Tarihi, s. 223-4, TDV. Yayınları, Ankara,1997)

Türkiye’den şu veya bu sebeple ayrıldıktan sonra Türkistan’a giden ve oradaki istiklal mücadelesinin başına geçerek Ruslara karşı büyük başarılar kazanan Enver Paşa’nın bu başarılarını hazmedemeyen Buhara’daki komünist liderlerden Alimcan Akçurin, 1922 yılının Mart ayı içinde Enver Paşa’ya göndermiş olduğu bir mektupta şunları yazıyordu;

“Siz Türksünüz ve ülkeniz düşman işgali altında. Askeri gücünüzü orada kullanırsanız, sizin için daha iyi olur.”( Dr. Baymirza Hayit, age, s. 204)

Akçurin’in bu sözlerinden hem tıpkı bugünkü Özbekistan Lideri İslam Kerimov gibi (İslam Kerimov, Özbek kültürünün Türk Kültürü kadar İran kültürü ile de akraba olduğunu söylemektedir) Türk kimliğini kabul etmediği, hem de Enver Paşa’yı tehdit ettiği anlaşılmaktadır.

Belcivan Bölgesi’nde bulunan Çeken Köyü’nde 30 arkadaşıyla birlikte Ermeni asıllı Ağabekov idaresindeki Çeka (KGB. nin çekirdeğini teşkil eden örgüt) birliklerine karşı yalınkılıç saldıran Enver Paşa, arkadaşlarıyla birlikte şehit olurken Özbekistan’daki Lakay Aşireti’nin reisi İbrahim Bek Lakay, 700 atlısıyla birlikte sadece 50 km. ötededir. Enver Paşa kendisinden “Ruslar bize saldırdılar. Kaçmak zorunda kaldım. Denov’a geldim. Rica ederim yardım et!” şeklinde yardım isterken, İbrahim Bek Lakay “Gitmek istemiyordum. Göktaş’taki Rengendağ’a gittim. Savaşmayı bırakmıştım artık.” şeklinde itiraflarda bulunarak bir manada ihanet olmasa bile, işi ağırdan aldığını belgelemiştir.

İbrahim Bek Lakay daha sonra Enver Paşa’nın yardımına gitmiştir, ancak iş işten çoktan geçmiş, yolda Enver Paşa ve arkadaşlarının şehadet haberi gelmiştir. Bu davranışları yüzünden İbrahim Bek Lakay, yurtdışındaki Özbek muhalefeti tarafından Enver Paşa’ya kişisel kıskançlık ve çıkarları yüzünden ihanet etmekle suçlanmıştır. Türkistan’da Enver Paşa’ ya karşı savaşan Kızıl ordu birliklerinin komutanlarından Albay Vasilyevski “Orta Asya’da Basmacı Hareketi’nin Aşamaları” isimli incelemesinde İbrahim Bek Lakay’ın tutumu hakkında şu bilgileri vermektedir:

“...1922 yılının ortalarında Afganistan’da sürgünde yaşayan Buhara Emiri’nin yetkili temsilcisi Lakay İbrahim Bey geldi ve büyük bir olasılıkla, Enver Paşa’nın Türkistan’daki nüfuzunun artmasından korkarak askeri operasyonları onunla birlikte koordine etmek istemedi. Bizim bu zaferimizin kazanılmasında basmacılarla Korbaşılar arasındaki anlaşmazlıkların büyük rolü var. Kırgız Müettin ve Özbek Korbaşı İsrafil arasındaki silahlı çarpışmalar, Enver Paşa ile İbrahim Bek Lakay arasında da liderlik mücadelesi, basmacıların gücünü hafifletiyordu.”

Bu itilaflar, kabilecilik ayrımlarının doğurduğu kavgalar olmasa Kızılordu belki de Türkistan Azatlık savaşının ateşini kolay kolay söndüremeyecekti. Enver Paşa bunun bilincindeydi.( İrfan Ülkü, KGB Arşivlerinde Enver Paşa, Kervan Yayınları, s.23,28,39,42,3, İstanbul, 1999)

Ne var ki Türkistan bağımsızlık hareketleri başarıya ulaşamadı ve Ruslar, bütün Türkistan’ı işgal etti. Başarısızlığın başlıca sebepleri arasında korbaşı denen liderlerin kendi aralarında düzenli bir birlik ve merkezi bir kumandanlık kuramamaları, savaşlarda tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanan Ruslara karşı Türklerin makineli tüfeklerinin bile olmayışı ve nihayet dışarıdan yardım alamamaları zikredilebilir. (Dr. Baymirza Hayit, age, arka kapak yazısı)

Burada bir parantez açarak, Dr. Baymirza Hayit tarafından destansı bir şekilde kaleme alınan ve Türkistan Milli Mücadelesini anlatan “Basmacılar” isimli kitapta, Enver Paşa ile İbrahim Bek Lakay’ın isimlerinin yan yana kullanılmakla birlikte, aralarındaki rekabeti anlatan bazı cümleleri birbirine ekleyerek hem bu rekabeti, hem de Enver Paşanın zorlu mücadelesini gözler önüne sermek istiyorum;

Enver Paşa ve beraberindekiler, 28 Kasım (1921) da, fanatik bir emir taraftarı, fakat cesur askerleri olan İbrahim Bek’in sahasına, yani Karamendi köyüne gelirler. Bir sonraki gün Aral köyüne ulaşır ve orada Ali Merdan Toksaba’nın bir gün misafiri olarak kalan Paşa’nın Türkiye’ye geri dönmesinin mümkün olmakla birlikte, karışıklık olmaması için bundan vazgeçer. Enver Paşa’nın özgürlük mücadelesi saflarına geçmesi ile birlikte Buhara Halk cumhuriyeti idari kadrosunda farklı görüşler belirmişti. Osman Hoca ve arkadaşları Rusların hegemonyasından kurtularak bağımsız bir devlet politikası izlemek istiyorlardı. Hükümette başbakanlık görevi yapan Feyzullah Hoca ve yoldaşları, Rusları ürkütmeyecek tarzda bir uzlaşma yolu seçerlerken, birçok hükümet üyesi Enver Paşa ile Ruslar arasındaki mücadelenin seyrine göre tavır belirlemekten yanaydı. İbrahim Bek gibi birçok Emir taraftarı ise, hem Enver Paşa’ya, hem ceditçilerin hükümetine ve komünistlere, hem de Ruslara karşı çıkıyorlardı. Akçurin gibi Buhara komünistleri ise Ruslarla şartsız olarak çalışmaktan yanaydılar. Enver Paşa ise işte böyle karşıt fikirlerin ve güçlerin olduğu bir ortamda doğruyu yapmak zorundaydı. İbrahim Bek ile Enver Paşa’nın ayrılmaları özgürlük mücadelesinin devamını olumsuz yönde etkilemişti. Böylece Kızıl Ordu, koordineli bir çalışma yapamayan Türk güçlerine karşı saldırma fırsatı bulmuştur. Enver Paşa’nın Lâkay vadisine girmesiyle birlikte, Kızıl Ordu İbrahim Bek’e yanaşarak vadiyi terk eder, böylece Enver Paşa dışlanmış olur. Gerçekten de İbrahim Bek’in birlikleri geri çekilen Sovyet sağ kol birliklerine ve İbrahim’in vekili Togay Sarı da Enver Paşa’nın birliklerine saldırır. Böylece büyük bir Rus ve Bolşevik düşmanı olan İbrahim Bek milli mücadeleye ihanet eder. Onun bencilliği Enver Paşa’nın Sovyetler tarafından imha edilmesine neden olur. Kızıl Ordu birlikleri, İbrahim Bek’e saldırmaktan vazgeçer ve düzenli olarak Enver Paşa’ya saldırmaya başlar.( Dr. Baymirza Hayit, age, s. 200-2, 215, 219)

Enver Paşa ile İbrahim Bek Lakay arasındaki rekabeti ve ihaneti okudukça Mustafa Kemal Paşa ile Çerkez Ethem arasındaki mücadeleyi hatırlamamak mümkün değildir. Her iki olay da benzer karakter arz etmektedir. İbrahim Bek Lakay yaklaşık 20.000 kişilik kuvvetiyle zaman zaman Enver Paşa ile de çatışarak Türkistan milli Mücadelesi’ndeki yerini alırken, Çerkez Ethem de çoğu atlı olmak üzere yaklaşık 3000 kişiden teşekkül eden ve “Kuvveî Seyyare” denilen birlikleriyle ilk zamanlarda Kuvayı Milliye’nin yanında yer alarak işgal kuvvetlerine karşı savaşmış, ancak sonradan Mustafa Kemal Paşa ile yolları ayrılarak birbirlerine rakip olmuşlardır. Bu rekabetlerde Enver Paşa Ata yurdumuz olan Türkistan’da soydaşlarımızın arasında ancak bilmediği bir coğrafyada şehit olurken, Mustafa Kemal Paşa, Ana vatanımız olan Anadolu’da kendi bildiği bir coğrafyada şansını iyi değerlendirerek zafere ulaşmıştır.

Enver Paşa’nın şehadeti üzerine Türkistan’ın tamamında aylarca matem devam etmiş, Buhara Halk Cumhuriyeti Hükümeti Enver Paşa’nın ölümünü Ruslarla birlikte kutlarken, Afganistan Emiri Amanullah Han 2 Ekim 1922 gününü Enver Paşa’nın hatırasına devletin matem günü ilan etmiştir. Buhara hükümeti ise, 49 Sovyet askerini Buhara’nın kızıl yıldız madalyasını vererek ödüllendirmiştir. (Dr. Baymirza Hayit, age, s. 221)

Burada aklımıza gelen, Buhara hükümetince madalya verilerek ödüllendirilen bu 49 Sovyet askerinin, büyük ihtimalle Enver Paşa’yı şehit eden askerler olduğudur. Neticede ayrılıkçı Çerkez Ethem ve yandaşları Türkiye’yi terk edip Yunanistan’a sığınmak zorunda kalırken, İbrahim Bek Lakay ayrılıkçı Özbek korbaşılar, mahalli liderler ve Enver Paşa’yı şehit eden Rus askerlerini madalyalarla ödüllendiren sözüm ona Buhara Hükümeti yetkilileri, ülkelerinin yaklaşık 70 yıl süre ile Rus Bolşevizmi’nin altında ezilmesine ve sömürülmesine sebep olmuşlardır. Şu anda bile Türk Cumhuriyetleri’nin birçok yönden tam bağımsız oldukları söylenemez.

Belcivan bölgesinde bulunan Çeken Köyü’nde Enver Paşa’yı ve 30 arkadaşını şehit eden Çeka’nın komutanı “Ağabekov’un gerçekte Rus olmadığını yakınlarının dışında pek az kişi bilirdi. Çünkü resmi adıyla Ağabekyan, o günlerde Rusya Bolşevik Partisi’ne üye olmuş bir Ermeniydi. Ağabekyan’ın torunu, daha düne kadar Özbekistan’da devlet başsavcısı olarak çalışmıştır” (İrfan Ülkü, age, s. 20-5)

Gerçi Gürcü asıllı Stalin’in Sovyetler Birliği’ne lider, Azerbaycan Türk'ü asıllı Haydar Aliyev’in Politbüro üyesi olabildiği bir sistemde, Ermeni Ağabekyan’ın torununun Özbekistan’da devlet başsavcısı olmasına şaşırmamak ve bu doğruyu normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum.

Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmalarından rahatsız olan bazı Özbek İdarecilere karşılık, onun vefatı üzerine günlerce matem tutan, ağıtlar yakan ve şiirler yazan Özbek soydaşlarımız da çıkmıştır. Bunların en meşhuru Bütün Türkistan’ın Milli Şairi sayılan Özbekistanlı şair Abdulhamit Süleyman Çolpan’dır. Onun Enver Paşa’nın şehadetinin ardından 1922 yılında Semerkant’ta yazmış olduğu ve Enver Paşa’nın şehit olduğu bölgeye izafeten “BELCİVAN” adını verdiği şiir bir ağıt ve adeta bir feryat niteliğindedir.

BELCİVAN

Feryadım boğsun Dünya’nın bütün varlığını;
Ümidim son ipini de koparıp atsın!
Gazaptan titreyen genç bir yiğidin
Dolmuş mermiler sinesine taş gibi,
Dağlarda özgürlük diye gezen geyiğin
Matemler inmiş kara gözlerine.
Deryalar, dalgalar titreten bir yiğit,
Yediği darbelerin kahrından yıkılıp kalmış,
Kurtuluş yıldızı sanki hiçliğe karışmış,
Senin son canını da düşmanlar almış.
Marmara boyları, Edirne yolu,
Çatalca Ovası, Boğaz geçidi,
Karpat Dağları, Trablus Çölleri,
Güzel Selanik’in şirin bahçeleri.
Şehitlerin yüzüne damlayan nurlar,
Bizi kan ağlattı bu kara haber.
Berlin sokakları yiğidin birini,
Dopdolu koynuna alıp sardı,
Tiflis’in havaları da bir kurtarıcı yiğidi,
Kara kanlara boyayıp toprağa saldı.
Tarihin rengini kanlarla karartıp dolduran
En son ümidimizi de kana boyadı o Belcivan.
Ah nasıl uğursuz zamanlar gelmiş,
Feryadım Dünya’nın varlığını boğup öldürsün,
Kapkara bahtına şeytanlar gülsün!

(Bu şiir, Dr. Baymirza Hayit’in “Basmacılar” isimli eserinin 224. sayfasında ve İrfan Ülkü’nün “KGB Arşivlerinde Enver Paşa” isimli kitabının 7. sayfasında yer almaktadır. İrfan Ülkü’nün kitabında bulunan metin daha şiirsel olduğundan tercihimiz bu yönde olmuştur. Şiirde Enver Paşa’nın görev yaptığı yerlerin yanı sıra Berlin’de katledilen Talat Paşa’ya ve Tiflis’te Ermenilerce şehit edilen Cemal Paşa’ya da atıfta bulunulmaktadır.)
Enver Paşa’nın kişiliği hakkında ip uçları

Enver Paşa’ya Barış talebinde bulunan Sovyet Dışişleri’nin göndermiş olduğu barış heyetinin kuryesi Osman Aka’ya söylediği sözler;

“Barış, ancak Rus askerlerinin Türkistan topraklarından geri çekilmesiyle mümkündür. Kumandanları olduğum Türkler son nefeslerine kadar özgürlük ve bağımsızlık için savaşmaya ant içtiler!”

1922 yılının Mart ayı içinde Enver Paşa’ya mektup yazan ve kendisine “Siz Türksünüz ve ülkeniz düşman işgali altında. Askeri gücünüzü orada kullanırsanız, sizin için daha iyi olur” şeklinde laflar eden Buhara’daki komünist liderlerden Alimcan Akçurin’e vermiş olduğu cevap;

“Türkiye’yi kurtarabilecek nitelikte olan birçok arkadaşım var. Bundan kuşku duymayın. Orada arkadaşlarımız bütün güçleri ile mücadele ediyorlar. Bu ülke de benim anavatanımın bir parçasıdır. Buradaki hemşehrilerimin damarlarında dolaşan kan ile benim kanım aynı kandır. Bu ülke Rusların değil, sadece Türklerindir. Nasıl buradan insanlar Türkiye’yi kurtarmak için gitmişlerse, ben de burada düşmanlara karşı savaşmak için bulunmaktayım. Türkler nerede olurlarsa olsunlar hür ve bağımsız olmalıdırlar”.

Enver Paşa’nın “Türkiye’yi kurtaracak nitelikte olan bir çok arkadaşım var” dediği arkadaşları, şüphesiz başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kuvayı Milliye’nin subay kadrosudur. Bu düşüncedeki bir insanın, Mustafa Kemal’e karşı mücadele içinde bulunması ve bu maksatla Rusların oyuncağı olması elbette düşünülemez. Nitekim Enver Paşa, Rusların kendi şahsiyetini istismar etmeye başladıklarını anlayınca onlara karşı Türkistan halkının yanında olmuş ve onlarla omuz omuza savaşarak şehit düşmüştür.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın lideri Kuşçubaşı Eşref Bey, Enver Paşa’nın devlet adamlığı ve asker kişiliği hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmakta ve şöyle demektedir;

“- Enver Paşa’nın Ordu mevzuları dışındaki hadiselerle alakadar olduğuna, ittihat ve terakki içindeki iktidar kavgalarına karıştığına ve kendisi için hususi “klik” ler (entrikacı gruplar) teşkil ettiğine dair daha çok düşmanca duygularla atılan fikirler tamamen yanlış ve haksızdır. Enver Paşa, rahatça iddia edebilirim ki, sadrâzamlardan ve Hariciye Nazırlarından daha büyük basiretle, dünyanın büyük bir harbe sürüklendiğini görmüş ve Osmanlı devletinin bu harbin dışında kalabilmesinin kendi irade ve arzusunun üstünde ve haricinde, adetâ bir emrivâki olduğunapamayan Türk güçlerine karşı saldırma fırsatı bulmuştur. Enver Paşa’nın Lâkay vadisine girmesiyle birlikte, Kızıl Ordu İbrahim Bek’e yanaşarak vadiyi terk eder, böylece Enver Paşa dışlanmış olur. Gerçekten de İbrahim Bek’in birlikleri geri çekilen Sovyet sağ kol birliklerine ve İbrahim’in vekili Togay Sarı da Enver Paşa’nın birliklerine saldırır. Böylece büyük bir Rus ve Bolşevik düşmanı olan İbrahim Bek milli mücadeleye ihanet eder. Onun bencilliği Enver Paşa’nın Sovyetler tarafından imha edilmesine neden olur. Kızıl Ordu birlikleri, İbrahim Bek’e saldırmaktan vazgeçer ve düzenli olarak Enver Paşa’ya saldırmaya başlar.

Enver Paşa ile İbrahim Bek Lakay arasındaki rekabeti ve ihaneti okudukça Mustafa Kemal Paşa ile Çerkez Ethem arasındaki mücadeleyi hatırlamamak mümkün değildir. Her iki olay da benzer karakter arz etmektedir. İbrahim Bek Lakay yaklaşık 20.000 kişilik kuvvetiyle zaman zaman Enver Paşa ile de çatışarak Türkistan milli Mücadelesi’ndeki yerini alırken, Çerkez Ethem de çoğu atlı olmak üzere izah ettim. Başkumandan, bu hususta Teşkilât-ı Mahsusanın sahip olduğu vesikaları ciddiyetle tetkik etti. Bunlar, kanaat ve tezimi, hiçbir şüpheye mahal bırakmadan ispat edecek mahiyette idiler. Mısır, bütün Arap Yarım Adasını bir anda aleyhimize ayağa kaldıracak İngiliz tahriklerinin merkezi olmuştu. Su gibi İngiliz altını akıyordu. İntelligence Servis’in senelerdir hazırladığı, hususi şekilde yetiştirilmiş “Misyoner-Ajan” lar çölün en ücra köşelerine kadar sızmışlardı. Aziz-El-Mısrî, Nuri Said gibi aslen Arap olan –veya bu iddiada bulunan...-, bizim harbiyeden yetişmiş, senelerce beraber dirsek çürüttüğümüz, hattâ Trablus Garb Harbi’ne, Balkan Savaşı’na, Makedonya mücadelelerine kadar içimizde, beraberimizde, safımızda olanlar bile, bu ağın içinde idiler. Şahsen bana “vecih vermiş”* olan içeri çölün en nüfuzlu reislerinden birisinden aldığım bir mektubu Başkumandana verdim. Bu, samimi ve mert bir ruhun feryadı idi. Şöyle söyleniyordu;

Ya Eşref. Ya kadîm dost. Ya vecih verip, vecih aldığım (karşılıklı olarak sözlü teminat verip aldığım) aziz misafir. Emin ol ki, burada pek yakında bir kıyamet kopacak ve ben de, âmmeten (genel olarak) gelecek olan bu kıyam içinde, sana hasım olacağım. Kavmiyetimizin ve an’anelerimizin icap ettirdiği yolda yürümemiş olmanın hacaletini (utancını) bu diyarda kimsenin irtikâp etmeyeceğini (kötü saymayacağını) sen bilirsin. Ne yapalım ki, bu yolun icablarını (gereklerini) bize, Makam-ı Hilâfet ve Saltanat-ı Osmaniyeyi (Osmanlı saltanatını) temsil eden sizler anlatmadınız. Delilleri ve sebepleri onlar ortaya koydu. Şimdi senden “vechimi” (sözlü teminatımı) bana iade et diyorum. Bununla kalben mustaribim. Ammaki (ancak) bütün kabailin (kabile mensuplarının) ve ehibbanın (dostların) iştirâk edeceği yoldan benim ayrılmam nasıl mümkün olur? İslâmiyet’te “ve emrihüm şûra (umumi kararlara uyunuz)...” hükmü yok mudur?

Enver Paşa, izahlarımı sabırla dinledi. Hayatımın en hareketli senelerini aralarında geçirdiğim, ananelerini yakından bildiğim bu halkın ve bu ülkelerin artık bizim için kaybedilmekte olduğunu anlıyordum. Fakat benim bu idrâkimi mes’ul makam sahiplerine olduğu gibi kabul ettirebilmek, şahsım için besledikleri sonsuz itimada rağmen çok zor, adetâ imkânsızdı. Çünkü “resmî makamlar” devamlı olarak aksini iddia ediyorlardı. Karar mevkiinde olanlar ise, bu resmi makamların kendilerine ilettikleri güzel ve uyuşturucu haberlere değer vermeye mütemayil idiler. Yapılacak ne vardı? Bu, ayrı bir meseledir: Fakat, Mekke Şerifi Hüseyin Paşanın isyana hazırlandığı, Cemal Paşaya da, daha sonra Enver paşaya da bizzat benim tarafımdan haber verilmiştir. Haberlerim, aslâ ihtimallere dayanmıyordu. Fakat Cemal Paşa, kendilerinden Allah ve Resûl namına aldığı yemini kâfi manevî teminat, Medine civarında aldırılan askerî tedbirleri de yeter maddi garanti addetmişti. Hata burada idi ve bizzat Cemal Paşanın hâtıratında itiraf ettiği üzere bu hata, bütün Arabistan’ın en kötü şartlar içinde elden çıkmasına sebep oldu. Hem de, uğruna yüz binler, hayır milyonlarca Türk yavrusunu feda ettiğimiz bu topraklardan, arkamızda sebepsiz kin duyguları bırakarak! Türk’ün mâruz kaldığı zulmün intikamını ise, insanların adaleti değil, Allah’ın adaleti aldı: Bizi, arkamızdan vuran, Mehmetçiğe ne İngilizlerin tenezzül ettiği, ne Fransızların revâ gördüğü işkenceyi, gözü dönmüş olarak yapmış bu nankör Şerif ailesinin bütün fertleri, ya hüsran içinde öldüler, ya parçalandılar, ya beklenmedik feci kazaların kurbanı oldular, ya bizzat kendi tebaaları tarafından katledildiler. Onlara katılanlar da aynı akıbete uğradı. Türk’ün âhı yanlarında kalmadı.” (Cemal Kutay, age, s. 137-145)

Eşref Bey, bu toplantıda Harbiye Nazırı Enver Paşaya yapmış olduğu ve Şair Mehmed Akif ile Enver Paşa’nın Arap Dünyası’ndan sorumlu müşaviri Şeyh Şerif Salih El Tunusî’nin de yer alacağı ikna ve istihbarat ekibinin oluşmasına sebep olan teklifini de şöyle açıklıyor:

“-Benim Şahsî kanaatim, her şeyin daha kaybolmadığı merkezindedir. Şerif Hüseyin Paşa, oğullarıyla beraber yakında isyan edecektir. Fırsat kollamaktadır. Bu ayaklanmanın tarihini de, İngiliz makamları tespit edeceklerdir. Çünkü kendisi, İngiltere’nin başlayacağı askerî harekâtın bir faslının muvaffakiyetle neticelenmesi vazifesiyle karşı karşıyadır. Teşkilât-ı Mahsusa’nın dosyalarında, oğullarının harbin başlamasından çok evvel, Mısır’daki İngiliz selâhiyettar (yetkili) şahsiyetleriyle yaptıkları anlaşmalara dair inanılacak izahat vardır. Benim için dava, Mekke Emîri’nin isyanı sırasında, onun tesir ve nüfuzu dışında kalabilecek mıntıkaların şimdilik bîtaraflığını temin etmektir. Müsaade ederseniz, telkin ve irşad bahsinde selâhiyet ve kıymetlerine bütün İslâm âleminin itimat ettiği şahsiyetlerinden mütevazı bir heyet teşkil ederek Necid ve Hicaz mıntıkalarına gitmek arzusundayım. Onlar, telkinleriyle ve irşatlarıyla meşgul olurlarken, ben de, asıl vazifemin nasıl başarılabileceğini tetkik etmiş olacağım. Çünkü Paşam, emin olunuz. Bir gün gelecek siz de bana hak vereceksiniz ve bugünden tavsiye ettiğim tedbirleri alacaksınız, hatta bunu yine benden isteyeceksiniz amma, korkarım ki iş işten geçecektir.” (Cemal Kutay, age, 145-6)

Teşkilât-ı Mahsusa Reisi Eşref Bey’in, Enver Paşa ile görüşmeleri sırasında heyettekiler hakkında bilgi verirken kendisine “Aman Eşref Bey. Benim hem Başyaverimi, hem de Arap ve Afrika işlerimin müşavirini alıyorsunuz.” diyen Enver Paşa’ya karşı vermiş olduğu “Paşa Hazretleri. Mümkün olsa Padişahı da beraberime alabilsem de götürsem. Hicaz’da patlayacak felâket, bize bütün Arabistan’ı elden çıkartacak görünür. Cemal Paşa ile aramızdaki ihtilaf devam ediyor. Bütün kalbimle temenni ederim ki ben haksız çıkayım. Fakat maalesef vaziyet böyle gözükmüyor. Bir an evvel biz yola çıkmak zaruretindeyiz ve çok rica ederim. Size de çok lâzım olduklarını bildiğim bu arkadaşlarımı benden ayırmayınız.” (Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Tarih Yayınları Müessesesi, s.44, İstanbul, 1963)

Şeklindeki sözlerinden Enver Paşa’nın Teşkilat-ı Mahsusa’nın çalışmalarına elinden gelen her türlü desteği verdiğini ve bu teşkilatın yapmış olduğu çalışmalara çok büyük değer verdiğini de göstermektedir. Zaten Teşkilat-ı Mahsusa, direkt kendisine bağlı olarak çalışan bir örgüttü ve bu örgütün çalışmalarını, Enver Paşa ve birkaç kişi dışında Padişah bile bilmezdi.

Sözlükler “Kahraman” kelimesine;

“Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren kimse, alp, yiğit. Bir olayda önemli yeri olan kimse.” (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara, 1998)

“Yiğitliği, gözü pekliği, üstün nitelikleriyle dikkati çeken kimse; yiğit, batur, alp” (Büyük Larousse, c.12, s.6190, Milliyet Yayınları, İstanbul)

Şeklinde anlam vermektedirler. “Serdengeçti” kelimesini ise “Fedai” (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara, 1998)

“Osmanlı Ordusu’nda fedai ve gönüllü askerlere verilen ad -Ölüm eri ya da dalkılıç da denirdi-. Serdengeçti birliklerinin görevleri, düşmana baskın düzenlemek, düşman ordusu içine beklenmedik saldırılarda bulunarak karşı tarafın moralini çökertmek, kuşatma sırasında bir kalenin ele geçirilmesi için ön hareketi gerçekleştirmek, düşman kuşatmasının yarılmasında öncülük etmek, düşmanın her türlü yığınını ortadan kaldırarak savaş gücünü azaltmak vb. idi”. (Büyük Larousse, c.12, s.6190, Milliyet Yayınları, İstanbul)

Şeklinde tanımlamaktadırlar. Kanaatimizce “Kahraman” kelimesini kahra katlanan adam ve çileyi kendisine yoldaş etmiş insan olarak tarif etmek de mümkündür. “Serdengeçti” kelimesini ise, mukaddes hedefler için kelle koltuğunda savaşan insan olarak tanımlamak pekâlâ mümkündür.

“Ser” kelimesinin Farsça’da “baş ve kelle” anlamlarına geldiğini düşünürsek, “Serdengeçti”yi, inanmış olduğu dava uğruna başını vermeye hazır kimse olarak kabul edebiliriz. Kahraman ve Serdengeçti sıfatlarını üst üste koyarak bir kişiyi tanımlayacak olursak bu kişinin, yiğit, cesur, atak, hırslı, mücadeleci, güzü pek, fedakâr, inanmış olduğu davaya sonuna kadar bağlı ve bu dava için canını seve seve vermeye hazır, vatansever ve milliyetçi olması en önde gelen vasıfları olmak gerekir.

Bu yazıyı “adam sende” deyip dudak bükmeksizin dikkatlice okuyup, okuduklarını önyargılarından arınmış olarak değerlendiren bir kişinin, Şehit Enver Paşa’nın “Kahraman” ve “Serdengeçti” sıfatlarıyla birebir örtüştüğünü görmemesi mümkün değildir. Çünkü Enver Paşa, İtalyanların Trablusgarp ve Bingazi’yi işgal etmeleri üzerine (Mustafa Kemal de dahil olmak üzere) bir grup arkadaşıyla birlikte gizlice Trablusgarp’a gidip çok başarılı vur kaç savaşları yapacak kadar idealist, Harbiye Nazırı olan eniştesi Nazım Paşa’yı (Yakup Cemil Bey’e) vurup öldürtecek ve (çoğu zaman kendi kendisini terfi ettirmiş olsa da) kısa zamanda terfi edip 34 yaşında Osmanlı’nın Harbiye Nazırı olacak kadar hırslı ve azimkâr, Osmanlı’dan gasp ettikleri toprakları paylaşmak için birbirleriyle savaşa tutuşan Balkan ülkelerinin bu karışıklığından istifade ederek Padişahtan ferman beklemeksizin tek başına vermiş olduğu bir kararla Serhat Şehri Edirne’yi geri alacak kadar atak ve dirayetli bir insandır.

Sarıkamış Harekatı sırasında Aralık Ayı’nın –40 derece soğuğunda ve iyi bilmediği bir coğrafyada gecenin zifiri karanlığında Rus birlikleriyle kuşatılmış vadiler boyunca birkaç kişilik maiyetiyle birlikte at sürecek kadar cesur ve korkusuz, Türkistan’a gidip oradaki soydaşlarımızın bağımsızlıkları için mücadele edecek kadar milliyetçi, Rus mitralyözlerine karşı yalınkılıç hücuma kalkacak kadar yiğit ve nihayet inanmış olduğu mukaddes dava (ki; bu dava Uluğ Türkistan’ın istiklaline kavuşması davasıdır) uğruna en seçkin Rus askerlerinden müteşekkil ÇEKA’nın (KGB’nin çekirdeği olan birim) kılıçlarına başını feda edecek kadar fedakârlık gösteren bir karakterdir.

Bu yönüyle Enver Paşa, sanki Türk Tarihi’nin derinliklerinden fışkırıp adeta bir destan bırakmak için 20. yüzyıla fırlatılmış bir kahraman gibidir. Onun, maiyetindeki 30 Türk serdengeçtisiyle Rus makineli tüfeklerine karşı yapmış olduğu kılıç taarruzu, tıpkı 40 arkadaşıyla birlikte Vu Nehri’nin kenarındaki Çin Sarayı’nı basarak Çin İmparatoru’nu yakalamaya ramak kala arkadaşlarıyla birlikte şehit edilen Kür Şad’ı andırmaktadır. İstanbul surlarına tırmanarak Türk Bayrağı’nı surlara diken ve sonra da Bizanslıların atmış olduğu oklarla surlara dikmiş olduğu bu bayrağın altında şehit düşen Ulubatlı Hasan’ı ve Çanakkale Savaşları’nda 250 kiloluk top mermisini tek başına kaldırıp topa yerleştiren Havranlı Seyit Onbaşı’yı çağrıştırmaktadır. Enver Paşa, bireysel kahramanların kaybolup gittiği ve bu tür kahramanlıkların artık para etmediği günümüz dünyasına 87 yıl ötesinden göz kırpan bir yıldız gibidir adeta.

Biz bu işi, dürüst tarihçilere havale ederken; (manevi huzurunda saygı ile eğiliyorum demekle eğer bir görev ifa edilmiş sayılıyorsa) 4 Ağustos 1922 tarihinde yedikleri baskın üzerine 30 arkadaşıyla birlikte kılıçlarını çekerek Ruslara hücum eden, ancak Rusların makineli tüfek taraması neticesinde 30 arkadaşıyla birlikte vücuduna 5 kurşun isabet ederek şehit düşen (sonra da kılıçla başı gövdesinden ayrılan) bu büyük ve kahraman vatan evladının hatırası önünde saygıyla eğiliyor, yıllar sonra da olsa bedenini Tacikistan’dan getirerek İstanbul’daki Hürriyeti Ebediye Tepesi’nde bulunan Talat Paşa’nın kabri yanında Resmi Devlet Töreni ile defneden zihniyete sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.

(Kaynaklar yazının içerisinde verilmiştir. )
TARİHÇİLİK NAMUSDUR EY MURAT BARDAKÇI.NAMUSLU OL GERÇEĞİ YAZ VE SÖYLE
Enver Paşa maalesef birçok insanımız tarafından yanlış tanınmakta ve cansiperane Türklük ve Türkçülük için verdiği savaş unutulmaktadır. Onu Alman hayranı da yapan vardır, yanlış işler yaptığını söyleyende. Ama bunları iddia edenleri çoğu gerçekleri gizlemekte ve halkımızı yanlış bilgilendirmektedir. 1996 yılında naaşı Tacikistan’dan Türkiye’ye getirilerek Hürriyet-i Edebiye tepesine devlet töreni ile toprağa verilen bu büyük Türk’ü tanıtmak ve doğru anlaşılmasını sağlamak boynumuza borçtur.
1922 yılının Mart ayı içinde Enver Paşa’ya mektup yazan ve kendisine “Siz Türksünüz ve ülkeniz düşman işgali altında. Askeri gücünüzü orada kullanırsanız, sizin için daha iyi olur” şeklinde laflar eden Buhara’daki komünist liderlerden Alimcan Akçurin’e vermiş olduğu cevap;

“Türkiye’yi kurtarabilecek nitelikte olan birçok arkadaşım var. Bundan kuşku duymayın. Orada arkadaşlarımız bütün güçleri ile mücadele ediyorlar. Bu ülke de benim anavatanımın bir parçasıdır. Buradaki hemşehrilerimin damarlarında dolaşan kan ile benim kanım aynı kandır. Bu ülke Rusların değil, sadece Türklerindir. Nasıl buradan insanlar Türkiye’yi kurtarmak için gitmişlerse, ben de burada düşmanlara karşı savaşmak için bulunmaktayım. Türkler nerede olurlarsa olsunlar hür ve bağımsız olmalıdırlar”.

Enver Paşa’nın “Türkiye’yi kurtaracak nitelikte olan bir çok arkadaşım var” dediği arkadaşları, şüphesiz başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kuvayı Milliye’nin subay kadrosudur. Bu düşüncedeki bir insanın, Mustafa Kemal’e karşı mücadele içinde bulunması ve bu maksatla Rusların oyuncağı olması elbette düşünülemez. Nitekim Enver Paşa, Rusların kendi şahsiyetini istismar etmeye başladıklarını anlayınca onlara karşı Türkistan halkının yanında olmuş ve onlarla omuz omuza savaşarak şehit düşmüştür.
Bir gün, Baysun vilayetinden kendisine katılan üç gençten biri elinde tuttuğu gazetedeki bir yazıyı gösterir: “Bütün dünya işçileri birleşiniz!” Enver Paşa birden sinirlenir; ama hemen gülümsemeye başlar ve şunları söyler: “Hayır oğlum; bu bir hayaldir. Sen kafanda daima, bütün dünya Türklerinin birleşmesini yaşat!”

(Kösoğlu, Nevzat, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yayınları, s. 562)

***
Sarıkamış Harekatı, Rus işgali altındaki Kars, Sarıkamış ve Ardahan’ı kurtarmak; baharda başlayacak Rus taarruzunu engellemek ve Kafkaslar ile Orta Asya’daki Türk illerinin kapısını aralamak amacıyla başlatılmıştır.

(Sarıkamış Harekatı, İbrahim Tenekeci, Milli Gazete)

***
Enver Paşa, I. Cihan Harbi kazanıldıktan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini biliyordu. Bu sebeple Almanların verdiği silahların bir kısmını cephelere göndermeyip, Anadolu’da gizli silah depolarına göndermiştir. Nitekim bu silahlar daha sonra Kurtuluş Savaşı’nda kullanıldı. (791 bin Tüfek, 4 bin makineli tüfek ve 945 top)

(Edward J. Ericson, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, s.278)

***
Enver Paşa 28 Eylül 1921’de Batum’dan ayrılır. Gizlice Tiflis üzerinden Bakü’ye gider. Buradan da Türkmenistan’a ulaşır. Bolşeviklerin, milliyet farkı tanımadıkları iddialarının boş bir aldatmaca olduğunu anlayarak, Müslümanların aç, çıplak ve perişan halini gören Enver Paşa, gizlice Aşkabad’a gider. Burada kısa süre duraklamalarla 18 Ekim 1921’de Buhara’ya geçer. Bu durum hemen duyulur ve halk içinde büyük heyecan yaratır. Paşa, burada “Yaşasın Turan, Yaşasın İslam, Yaşasın Enver Paşa” sedalarıyla karşılanır.

8 Kasım 1921 Cuma günü, Osmanlı subayları ile Buhara’dan ayrılarak Türkistan Milli mücadelesini yürüten Korbaşılar’a katılır. Kısa süre sonra da “Buhara, Hive ve Türkistan’ı istila eden Ruslardan temizlemek üzere Ruslara savaş ilan ederek, bütün Müslüman kuvvetlerinin komutasını üzerine alır.”

(Kösoğlu, Nevzat, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yayınları, s.546)

***
''Enver Paşa, davasını zaman ve mekanlar üzerinde tutan bir neslin son bayraktarlarındandır. Paşa, işte bu son neslin hayalleri ve idealleriyle yetişmiş binbaşılığa terfi edildiğinde henüz yaşı yirmi beştir. 1907 yılında Rum, Bulgar, Sırp çetecilere karşı eşkıya takibi yapmakla görevlendirilir. “Enver Bey bir yandan çetelerle vuruşurken bir yandan da imparatorluğun kurtuluşu için düşünmektedir.''

(Kösoğlu, Nevzat, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yayınları)

***
Enver Paşa, Moskova’da bulunan Halil Paşa’ya yazdığı 05.11.1920 tarihli mektubunda milli Mücadele hakkındaki niyetini şöyle açıklar:

“Sovyet erkânı ile temaslarının sıkı olduğunu bilirim. Benim tarafından kendilerine şu teklifi yap: Azerbaycan- Dağıstan, Başkurdistan- Kazakistan- Türkmenistan ve Türkistan gibi Türklük bölgelerinden seçilmek suretiyle bir süvari ordusu bulunduğu halde, bu ordu ile Anadolu’ya geçmek ve Yunanlıların hiç beklemedikleri bir zamanda, herhangi bir yanlarından vurarak sonuca gitmenin, Milli Mücadele cephesine son derece takviye olacağını, Yunan ordusunun paniğe kapılarak denize dökülmesinin işten bile olmayacağını izah et.”

(Kut, Halil, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, s.272)

***
''Türkiye'de onun hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Enver Paşa her Türkistanlı tarafından saygıyla anılır. Türkistanlılar onu çok sevmiş ve saymışlardır. Enver Paşa yabancı bir ülkede değil kendi anavatanında kardeş vatanda, Türkler ve Türklük için ölmüştür.

Enver Paşa 42 yıllık hayatının 10 ayını Türkistan'da, Türkistan'ın gelecekte bağımsızlığa kavuşması inancı ile, özgürlük mücadelelerinin birliğini sağlama çabası ile ve hiç yorulma bilmeyen savaş azmi ile yaşamıştır.''

(Dr. Baymirza Hayit, Basmacılar-Türkistan Milli Mücadele Tarihi, s.223-224, TDV. Yayınları, Ankara, 1997)

***
Türkistan’ın önde gelen komünistlerinden Alimcan Akçurin, Enver Paşa’ya bir mektup yazarak “Siz Türksünüz ve ülkeniz düşman işgali altındadır. Askeri gücünüzü oraya yoğunlaştırırsanız daha iyi olur.” Şeklindeki öğüdüne Enver Paşa şu şekilde cevap verir:

“Türkiye’yi kurtarabilecek niteliklere sahip çok arkadaşım var; bundan hiç şüpheniz olmasın. Orada arkadaşlarımız bütün imkânlarını seferber ederek mücadele ediyorlar. Bu ülke benim anavatanımın bir parçasıdır. Buradaki hemşerilerimin damarlarında akan kan ilen benim kanım aynıdır. Bu ülke Rusların değil sadece Türklerindir. İnsanlar nasıl buradan Türkiye’yi kurtarmak için gitmişlerse, ben de burada düşmanlara karşı mücadele etmek için bulunuyorum. Türkler her nerede olurlarsa olsunlar hür ve bağımsız olmalıdırlar.”

(Dr. Baymirza Hayit, Basmacılar-Türkistan Milli Mücadele Tarihi, TDV. Yayınları, Ankara, 1997 s.204 - Tekin Erer, Enver Paşa’nın Türkistan Kurtuluş Savaşı, s.103 - Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s.550)

***
Abdullah Recep Baysun şöyle yazar: “Paşa’nın karargâhına yaklaşıyoruz; sevinç ve heyecan birbirine karıştı. Atlarımızın üzerinde uçuyoruz... Takdim töreni ifadelendiremeyeceğim kadar heyecanlı oldu. Senelerden beni ismini işittiğimiz Enver Paşa’nın yanındayız. Gözlerimiz gözlerinde. Dalgalanan ay yıldızlı bayrakların altında güneş gibi parlıyor. Milyonlarca insanın ümidi, bu güneşin nuruyla var olacak... Başında Türkistan’ın meşhur karakul derisinden kahverengi kalpağı, hâki renkteki elbisesi, açık renk çizmesi içinde o kadar dinç ve sevimli idi ki... Paşa’nın mütevazı konuşmaları arasında büyük bir kahramanlık seziliyordu. Mektuplarından da anlaşılan cesaret, kahramanlık niteliklerini tahayyülümüzden çok yüksek buluyorduk... Paşa yalnız cesaret ve karamanlığıyla değil, özel yaşayışıyla da herkesin hayranlığını kazanıyordu. Gece çok geç yattığı halde güneş doğmadan kalkar, namazını kılar, senelerden beri yanında taşıdığı Kur’ân’ını sessiz ve uzun uzun okurdu...”

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s.561)

***
Enver Paşa (Duşanbe) hükümet konağının balkonunda konuşurken, konağın bayrak direğinde Türk Bayrağı dalgalanmaktadır. Paşa bu bayrağı yanından hiç ayırmazdı. Birkaç defa, “ben şehit olursam, bu bayrağa sararak gömünüz” demişti.

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s. 579)

***
''Şehid-i Muhterem Enver Paşa Hazretleri’nin pek mukaddes ve yüce bir maksat peşinde, Buhara’nın Belh-i Cenan vilayetinde 4 Ağustos 1922 senesi Kurban Bayramı’nın ikinci günü öğle vaktinde karib bir zamanda Turan İhtilal Ordusu Türkistan Cephesi Komutanı sıfatı ile kahramane ve merdane bir surette rütbe-i şahadete nail olur.''

(Enver Paşa’nın şahadeti üzerine hazırlanan ölüm tutanağından)

***
Mücahitlerden Mustafa Şahkulu şöyle anlatır: “Kurban bayramının ikinci günü idi. 5 Ağustos 1922 cumartesi günü... Paşa’nın şehadetine inanmayanlar geliyorlar, naşın üstüne örttüğümüz ve onun hayatında bir an yanından ayırmadığı Türk bayrağını kaldırıyorlar, müsterih ve mütebessim ebedî uykusuna dalmış bu aziz ölünün elini, ayağını öpüyorlar, ‘Muy mübarek, muy mübarek!’ feryatlarıyla afakı inletiyorlardı. Birçok ihtiyarlar yalvararak Paşa’nın sakalından bir kıl istiyorlar; onu en değerli çevrelerine sararak kalplerinin üstüne koyuyorlardı. Hülasa bir kıyamet koptu ki, tasviri mümkün değildir...”

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s. 587)

***
Şehâdeti üzerine Abdullah Baysun diyor ki; “Ümit güneşimiz sönmüş, karanlıklar içinde kalmıştık. Yer gök ağlıyor... Kaybolan sade insan değil, milyonlarca Türk’ün ümidi, istiklâli, zaferi, tarihi idi... Onu gözyaşlarıyla yıkadık; üzerine bayrak örterek, çevresine nöbetçiler diktik”

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008. s. 587)

***
Mustafa Şahkulu’nun kaldığı yerden Zeki Velidi Togan devam ediyor; “Asgari otuz bin kişi toplanmıştı; Belcivan boşalmış gibiydi, herkes Çeğen’e gelmişti. Ahali ağlıyor, hafızların tekbir sesleri, yüksek sesle Kur’an-ı Kerim tilaveti, halkın feryatlarına karışıyordu. Bu kadar ölü gördüm; hiç birisi Enver Paşa’nın ebedî uykusu gibi müsterih ve huzurlu değildi. Sanırdınız ki; neredeyse gözlerini açacak ve size gülümseyecek...”

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s. 587)

***
Bolşevikler girdikleri yerlerde katliamlar yaparlar. Bu durum Enver Paşa’yı çok etkiler. Karargâhının yakınındaki Teberbulak köyündeki katliamı görünce, “Bir millet ancak bu kadar alçak, bir rejim ancak bu kadar kâfir ve şerefsiz olabilir.” demekten kendini alamaz.

(Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa , Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s.575)
Enver Paşa'nın Şehadeti

Enver Paşa'nın öldürülmesinde rol oynayan Agabekoff, Avusturyalı yazar Gustav Krist'e Enver Paşa'nın nasıl öldürdüğünü anlatıyor.

‘'Enver Paşa’yı yakalamak zorundaydık. Ama bu kolay bir iş değildi. Çünkü o sürekli yer değiştiriyordu. O nedenle ona gizli olarak yaklaşmayı planladık. Ben seyyar satıcı kılığına girdim. Bu şekilde amacıma ulaşabilirdim. Taşkent ve Buhara’ya gidip küçük eşyalar ve bir eşek satın aldım, bunlarla Karschi’ya gittim. Burada beni G.P.U’dan (gizli servis) bir ajan beni bekliyordu. Bu ajanın görevi, benimle Kızıl Ordu arasında ilişkiyi canlı tutmaktı. Doğu Buhara’ya giderken savaşın buraları ne hale getirdiğini gördüm. Gelişmekte olan bir kent çöle dönmüştü.

Husar’da görevimize başladık. Satmak için aldığımız eşyaları ortaya çıkardık ve şehirde kalabilen az sayıdaki insana sunduk. Husar’da, bize yardımcı olabilecek, şüphe uyandırmayan ve her yerde tanıdıkları olan Özbek bir ajan bulduk ve bir süre sonra Denau’ya doğru yola çıktık. Denau’ya geldiğimizde burada çatışmaların hala sürdüğünü gördük. Husar’dan aldığımız ajan çevreyi araştırmaya başladı ve kısa sürede Enver Paşa’nın saklandığı yeri öğrendi. Seyyar satıcı rolümüzü iyi oynuyorduk, kimse bizden şüphelenmedi.

Bu şekilde Enver Paşa’nın yaşadığı evin bulunduğu köye geldik ve evin yanına kadar sokulduk. Ev sıkı bir şekilde korunuyordu. Yeni mal alma bahanesiyle yardımcım rolündeki ajanı Denau’ya, Kızıl Ordu’ya haber vermesi için gönderdim. Yardımcım kumandanlığa Enver Paşa’yı bulduğumuzu haber verecekti. Özbek ajan ve ben köyde kalmıştık.

Beş gün sonra yardımcım geri döndü ve buraya gelmek üzere bir süvari birliğinin hazırlandığını söyledi. Biz köyü terk etmek üzere hazırlandık ve gece yarısı yola çıktık. Köye birkaç kilometre uzaklıkta, yolda askerlere rastladık. Kumandana köyün planını verdik ve Enver’in evini tarif ettik. Askerler köyü çembere aldıktan sonra sabah 7’de saldırıya geçti. Enver’in adamları bizim makineli tüfeklerimize dayanamayacaklarını anladılar. Enver durumu hemen kavradı ve adamlarına, kendisinin dağlara kaçıncaya kadar onları oyalamasını söyledi. Enver 50 kadar adamıyla birlikte köyün diğer ucuna doğru kaçmaya başladı. Ancak buraya konuşlanan Kızıl Ordu birliği onları ateş altına aldı. Burada kısa ama kıyasıya bir çatışma başladı. Enver vuruluncaya kadar aslan gibi dövüştü. Sadece iki kişi kaçmayı başardı. Ruslar ellerindeki palalarla hepsini doğradı. Kumandanlar hariç, koca tümen kimlerle savaştığını bilmiyordu. Daha önce Enver Paşa’ya hizmet etmiş olan Dunow, ölenler arasında Enver’i tanıdı ve bunu askerlere bildirdi. Bir pala darbesiyle Enver Paşa’nın başı vücudundan ayrılmıştı. Başsız vücudun yanında küçük bir Kuran bulunuyordu. Belli ki, Enver savaşırken elinde bu Kuran vardı. Daha sonra bu Kuran, ‘karşı devrimci EnverPaşa’ dosyasının içine konularak Taşkent’teki G.P.U. ‘ya gönderildi.''

(Kaynak: Avusturyalı Yazar Gustav Krist, Kitap: Allein durchs verbotene Land-Yasak Ülkeden Yalnız Başına Geçiş- Bölüm: So Starb Enver Pascha -Enver Paşa Böyle Öldü-)